PANTEİZM - PANENTEİZM
PANTEİZM (Kamutanrıcılık - Tümtanrıcılık)
Tanrı ile evreni bir, aynı ve özdeş kabul eden görüştür. Panteizm, anlam olarak
tümtanrıcılık demektir.
Panteizme göre Tanrı'nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doğada,
nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her şey Tanrı'dır.
Bu algılamada Tanrı’nın, evrenin kendisi olduğunu savunulur. Panteistler
evrende varolan her şeyin (atom, hareket, insan, doğa, fizik kanunları,
yıldızlar... ) aslında bir bütün olarak Tanrı’yı oluşturduğunu söylerler. Bu
bakımdan evrende vuku bulan her olay, her hareket aslında doğrudan Tanrı’nın
hareketidir. Bu görüşün ilginç ve çarpıcı bir sonucu, insanın da Tanrı’nın bir
parçası olduğudur.
Panteizme göre; Tanrı her şeydir ve her şey Tanrıdır. Tanrı – Evren - İnsan
ayırımı yoktur. Böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. Aşkın bir Tanrı var
olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemez.
Evreni algılayış biçimi olarak Panteizm, Hindu, Buda dinlerinde hayal gücü
geleneğine uygun bir anlayıştır. Felsefî bir tasarım olarak Panteizm ise, eski
Yunan felsefesinde Plotinos (205-270), Rönesans'tan sonra Giordano Bruno
(1548-1600) ve Spinoza (1632-1677) tarafından temsil edilmiştir. Düşünsel kökü
Antik Çağ Yunan Stoacılığına dayanan Panteizmin ileri sürdüğü “Evrenin Ruhu
Anlayışı”, Hegelciliği ve Spinozacılığı doğurmuştur.
Tek Tanrı’lı Dinlerdeki Tanrı-Alem ayrılığı, Yaratan-Yaratılan diye bir ikilem,
Panteizmde yoktur. Doğayla Tanrı bir ve aynı şeydir. Tanrı yaradan değil,
varolandır ve evrenin tümüdür. Evrende görülen şeylerden gayri bir Tanrı
yoktur. Tanrı, evrendeki bütün varlıkların toplamıdır. Evrenin başlangıcı ve
sonu yoktur. Evrendeki mevcut canlı cansız her şeyin bütünlüğü Tanrı’dır. Önsüz
ve sonsuz olan Tanrı, hem makro kozmosta (evrende), hem de mikro kozmosta
(insanda) bulunur.
Antikçağ Grek Stoacıları, Yeni Platoncular ve Doğunun Vahdet-i vücut anlayışı,
Yahudilerin Kabalası gibi çeşitli felsefî biçimlere bürünen bu inanç, çağımıza
kadar süregelmiştir. Panteist olarak adlandırılan bazı Yahudi, Hıristiyan ve
Müslüman düşünürler vardır. Ancak, Panteizmi üç semavi din genelde
reddetmektedir.
Panteizm, Arapça’da karşılığı “Vücudiyye” sözcüğüdür. Tanrı anlayışı olarak
“her şeyi Tanrı tanımak, varlığı, ancak ona vermek” olarak özetlenebilir. Bunu,
“sonsuzluk, sonsuz olan varlık; Tanrı, tabiat” olarak tarif edenler de
olmuştur. Bu, Vahdet-i Vücut, yani varlığın değil, Vahdet-i Mevcut, yani fiziki
evrenin, tabiatın birliği inancına varır ve tabiatın Tanrı oluşuna, tabiattan
başka bir varlık, bir Tanrı, bir gerçek bulunmayışına inanmaktır. Özetle,
Vahdet-i Mevcut, son tahlilde Ateizmden, Tanrı tanımamaktan başka bir şey
değildir. Vahdet-i Vücut yaklaşımında, Tanrı yaratılmışların hiçbirine benzemez
ve bu inanç eşyanın hakikatini Tanrı’da görür oysa, Panteizmde fiziki evrenin
kendisi Tanrı’dır.
Panteizme göre evrenin toplamı Tanrı’dır ve evrenin dışında gizemcilerin
savundukları gibi bir Tanrı yoktur. Açıkçası her zerre onun kendisidir.
Gizemciliğe göre de, her zerre İlahi güzelliği yansıtan bir ayna ve araçtır.
Evrenin yaratılış nedeni, Tanrı’nın güzelliğini yansıtmak ve göstermek içindir.
Panteizm üç Türdür;
1. Tabiatçı Panteizm: Tek realite tabiattır. Tanrı da tabiatın içinde var
olandır. (Dideron, Boron d’Holbach)
2. İdealist Panteizm: Tek realite ruhtur. Tanrı da ruhun özünde var olandır.
(Hegel, Fichte, Brunschvicg)
3. Teolojik Panteizm: Felsefî anlamda asıl Panteizm budur. Evrende tek realite
Tanrı’dır. Diğer bütün varlıklar, evren, dünya, tabiat, insan, ruhlar vs. her
şey Tanrı’nın varlığında oluşmuştur. Hiçbir şey onun dışında değildir, her şey
odur.
PAN-ENTEİZM (Çift kutuplu Kamu-Tanrıcılık ya da
Diyalektik Tanrıcılık )
İngiliz düşünürü White Head’e göre, Tanrı’nın her türlü değişmenin ötesinde
değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği
vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve Evrenin
bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı, ilk devindirici, özgür,
öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer
niteliği ile ise Tanrı, değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu
nedenle Tanrı’nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış-içinde bulunan)
olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı’da içkin olduğunu söylemek,
Tanrı-Evren ilişkisinin karşılıklı olduğunun farkına varışın göstergesidir.
Süreç felsefesi olarak da ifade edilen ve White Head’le başlayan bu akıma
Pan-enteizm ya da Diyalektik teizm denir. Pan-enteizme göre Tanrı, hem
değişmeyen (mutlak), hem de değişen (göreli) dir. Hem zamanın içinde, hem
dışında, hem sonlu, hem de sonsuzdur. Aynı zamanda hem tikel hem tümel, hem
neden hem sonuçtur.
Hartshorne Tanrı’nın bir soyut bir de somut iki yüzü olduğunu söyler. Soyut
niteliğiyle Tanrı, mutlak, etkilenmez, erişilmez ve değişmezdir. Somut yanıyla
ise etkilenir ve değişir. Tanrı bu iki niteliğinde de yetkindir. Ancak bu
yetkinlik klâsik Teizmdeki gibi değildir. Oradaki yetkinlik değişmeyen donmuş
bir yetkinliktir. Buradaki yetkinlik değişir, ancak bu değişme tanrısal bir
değişmedir. Yani yetkinliğe doğru değil, yetkinlik içinde bir değişmedir. Bu
tanımla Pan-enteizm, hem Deizmden hem de Panteizmden ayrılır.
Özet olarak; Panteizm ile Pan-enteizm arasında önemli bir fark vardır.
Panteizmde her şey tanrıdır. Pan-enteizimde ise, her şey Tanrı’dan sudur
etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı’ya dönmektir. Bunun da
yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül den geçmektir.
Philip Clayton, fikirlerin beyinde ve davranışlarımızda
değişimlere neden olduğunu söyleyerek, zihinsel olayların nöron örnekleri
üzerindeki etkilerde yukarıdan-aşağıya nedenselliği savunur. O, sinirbilim
tarafından kavranıldığı gibi, zihinsel olayların fiziksel olaylara bağımlı
olduğunu tamamen kabul eder. Clayton, zihin-beden ilişkisini, panenteizm olarak
adlandırdığı Tanrı-alem ilişkisinin bir benzetmesi olarak kullanır.
Panteizm Tanrı-alem özdeşliğini, teizm ise aşkın Tanrı-alem ayrılığını
savunurken, panenteizm, daha çok Tanrı’nın alemde, alemin ise Tanrı’da olduğunu
iddia eder. Bu görüş, içkinlikle aşkınlık arasında bir dengeyi temsil
etmektedir. “Benim savunduğum panenteizme göre, bedenimiz üzerindeki
hareketimize benzer bir biçimde, Tanrı da alemin herhangi bir yerinde hareket
edebilir. Aynı zamanda Tanrı alemden aşkındır ve fiziksel alem yok olduktan
sonra da varolacaktır.”
Panenteizm, Tanrı’yı alemden ayırmak için uzaysal metaforlar kullanır, fakat
Clayton, uzaysal ayrımın değil, zorunlu varoluşla yetkin varlık arasındaki
karşıtlığın önemli olduğu üzerinde ısrar eder.
Panenteizme daha yakın olan bir benzetme, alemin Tanrı’nın bedeni olarak
görülmesidir. Grace Jantzen; Kitab-ı Mukaddes, çağdaş psikoloji ve felsefeye
dayanarak psikosomatik bir birlik şeklindeki bütüncül bir insan anlayışını
savunarak klasik zihin-beden ikiliğini reddeder. Jantzen’e göre, cisimsiz ruh
şeklindeki klasik Tanrı anlayışı, ebedi biçimlerin geçici maddenin bir alt
alanıyla çatıştığını, Tanrı’nın ise değişmez olduğu için maddi olamayacağını
savunan Hıristiyan Platonizmi’nin bir ürünüdür.
Fakat Tertullian gibi çok az kilise papazı, Stoisizm panteizmini ve
determinizmi reddetmesine rağmen Tanrı’nın tecessüm ettiği şeklindeki Stoik
iddiayı kabul etmiştir.
Jantzen, Tanrı’yla insanlar arasında önemli farklılıklar olduğunu kabul etse
de, bunun cisimsizlik bağlamında değil, Tanrı’nın yetkin tecessümü olarak ifade
edilmesinin daha uygun olacağını iddia eder. Biz, düşüncelerimizin,
duygularımızın ve bedenimizdeki birçok olayın farkındayız; fakat, farkında
olmadığımız olaylar da vardır (mesela, iç organlarımızın hareketi). Tanrı ise, evrendeki
tüm olayların doğrudan ve aracısız bilgisine sahiptir. Her yerde bulunması
hasebiyle Tanrı, bizim yaptığımız gibi sınırlı bir açıdan değil, tüm açılardan
algılamaktadır. Bu yüzden Tanrı, sinirsel bir sistemin benzetmesine ihtiyaç
duymaz.
Tanrı, insan bedeninin birçok sınırlamalarından münezzeh olmasına rağmen,
herhangi bir bedenin varlığı sınırlamaları gerekli kılar. Fakat Jantzen, Tanrı
söz konusu olduğunda, bunların ihtiyari kendini-sınırlamalar olduğunu iddia
eder.
Tanrı şimdiki evreni yok edip yerine farklı bir şey inşa edebilir; bu alem
olmadan da Tanrı varolabilir, fakat herhangi bir alem olmadan yapamaz. Tanrı,
ihtiyari olarak tüm yaratıklara yeteri kadar bağımsızlık ve özerklik vermiştir.
Bu noktada Jantzen, Tanrı’yla alemin “tek gerçeklik” olduğunu söylemekle
kendilerinden ayrılmasına rağmen, daha önce tartıştığımız Tanrı’nın
kendi-sınırlamasını savunanlara benzemektedir.
Whitehead’e göre Tanrı, alemdeki olaylardan etkilenir. Süreç
felsefesinin temel kateforileri (zamansallık, etkileşim ve karşılıklı ilişki)
Tanrı’ya da uygulanmaktadır. İlahi tecrübenin alemden bir şeyler alarak ve ona
katkıda bulunarak değişmesi anlamında Tanrı zamansaldır. Tanrı’nın amaçları ve
karakteri ebedidir, fakat olaylarla ilgili bilgisi, olayların ortaya çıkışıyla
değişir. Tanrı, verilerin bir parçası olmak suretiyle yaratıkları etkiler.
Tanrı aleme karşı son derece duyarlıdır. Yaratıcı olarak Tanrı, kutsal metnin
rasyonel ilke ve ilahi Söz anlamındaki logos kavramıyla özdeşleştirilebilecek
düzen ve yeniliğin ilk kaynağıdır. Duyarlı olarak Tanrı, zamansal ve alemden
etkilenmiş durumdadır. Süreç görüşü, belirli ilahi inisiyatiflere müsaade
etmektedir. Eğer Tanrı her bir yeni varlığa özel imkanlar sağlıyorsa, bir olay
tam olarak değil, fakat belli ölçüde Tanrı’nın bir fiili olabilir.
Cobb ve Griffin’e göre, insanlık alanında Tanrı, varolan kültürel gelenekler
dahil olmak üzere geçmişe dayanmakta ve her zaman birey ve toplulukların özgür
karşılıklarına bağımlı olmaktadır.
Tanrı herkesi eşit ölçüde sever, fakat bu sevgi bir birey veya topluluğa
nazaran diğerinde daha kesin olarak açığa vurulabilir.
Bana kalırsa, Tanrı’nın alemde bulunmasına dair süreççi anlayışın en yakın
karşılığını kutsal metnin Ruh telakkisinde bulabiliriz.
Süreç düşüncesinin bir diğer temel özelliği, varlıklar arasındaki ekolojik
bağıntıyı kabul etmesidir. Ruh-beden ayrımı ve insanla insan-olmayan arasında
kesin bir ayrım söz konusu değildir.
Farklı insan karakterlerinin bulunmasına rağmen, insanlığın da diğer varlıklar
gibi yaşamın bir parçası olmasından dolayı insan-merkezcilikten kaçınılmıştır.
Süreç teizmi, insan zafiyetini ve geçmişten alınan biyolojik ve sosyal
yapıların empoze ettiği sınırlamaları kabul etmesinin yanı sıra, Tanrı’nın
amaçlarına katkıda bulunma sorumluluğumuzu ciddi bir biçimde desteklemektedir.
Biz, tamamlanmamış bir evren ve Tanrı’nın sürekli çalışmasına iştirak ederiz.
Tanrı bize, özgürlük, adalet ve sevgiyi hatırlatmaktadır. Zaman, tarih ve doğa
onaylanmak durumundadır, çünkü bunlar Tanrı’nın amaçlarının daha ileri
götürülmesi için vardır.
“Eril” ve “Dişil” Nitelikler. Klasik Tanrı anlayışında, büyük ölçüde
kültürümüzün “eril” olarak düşündüğü güç, rasyonellik, bağımsızlık ve
duyarsızlık gibi değerler ağırlıktaydı. Süreççi düşünürler ise tersine,
Tanrı’ya, kültürümüzün “dişil” olarak gördüğü terbiye, duyarlılık, etkileşim ve
sorumluluk gibi değerler atfeder.
Deizmin aksine, süreç düşüncesi, olağanüstü derinlik ve açıklıkla özel şartlar
altında Tanrı’nın amaçlarını açığa vuran fiiller dahil, alemde Tanrı’nın sürekli
fail olduğu görüşünü savunmaktadır. Böyle bir yaklaşım, hem mutlakçı
saldırganlığının hem de rölativist belirsizliğin bir alternatifi olarak, dünya
dinleri arasında bir diyalog kurulmasını teşvik edebilir. Biz, belirli bir
topluluk içinde kökleştiğimizi kabul etmeli, fakat bunun yanında da diğer
toplulukların tecrübelerine açık olabilmeliyiz.
Neticede, bilimsel ve dini anlayışları bir araya getiren Diyalog ve
entegrasyonun, Çatışma ve Bağımsızlıktan daha ikna edici yöntemler olduğuna
inanıyorum. Monarşik Tanrı modelinin temsil ettiği sorunlara karşın, çağdaş
bilimdeki spesifik görüşlerin kullanımının, Tanrı’nın enformasyon iletici ve
öz-oluşumcu bir sürecin düzenleyicisi ve hamisi şeklinde algılanmasına yeni
imkanlar yaratmasını heyecan verici buluyorum. Tanrı’nın kendisini sınırladığı
yönündeki görüşlere sempati duyuyorum.
Kuantum belirsizliklerinin belirleyicisi ve yukarıdan-aşağıya neden şeklindeki
Tanrı anlayışlarının sistematik gelişimlerini de takdir ediyorum.
Tüm modeller sınırlı ve kısmidir ve hiçbirisi gerçekliğin tam ve uygun bir
resmini çizemez. Alem değişiktir ve bu değişik görünümleri bir model diğerine
göre daha iyi temsil edebilir. Tanrı’yla şahıslar arasındaki ilişki, yıldız ve
kaya gibi şahıslaşmamış nesnelerle arasındaki ilişkiden farklıdır.
Panenteizm ve Spinoza
Fikirleri en çok çarpıtılan, yanlış değerlendirilen bir düşünür de Spinoza’dır.
Belki de batı felsefe tarihinde Spinoza kadar nefret edilen bir başka düşünür
yoktur. Bu nedenle onun görüşleri yanlış olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Batı
anlayışına çok yabancı olan bir yaklaşım sergilemiştir ve bu kadar tepki
görmesi, Batılı bir düşünür olmasındandır, yoksa farklı bir kültürden olsaydı
bu kadar tepki görmeyebilirdi. Buradan da hareket ederek Spinoza’nın yanlış
değerlendirilmesinde bir husus daha ortaya çıkar. O da etkilendiği, İslam
düşüncesidir. Bu etki genellikle görülmezlikten gelinir ve Spinoza
değerlendirilirken aldığı çeşitli etkiler dile getirilirken bu gündeme
getirilmez. Bu da Spinoza’nın görüşlerinin eksik ve yanlış değerlendirilmesine
yol açar. Spinoza, değerlendirilirken bu hususa, özellikle vahdet-i vücut
anlayışına, dikkat edilmelidir.
Spinoza’yı değerlendirirken öncelikle onu “Tanrı aşığı” olarak
adlandırabiliriz. Ancak Spinoza uzun zamanlar boyunca “ateist” olarak
tanımlanıp lanetlenmiştir. Onun Tanrı ve varlık anlayışını önyargılarla,
belirli kılıflarla değerlendiren düşünürler, doğal olarak yanlış anlamışlardır.
Belki de bunun altında, farklı bir yaklaşıma karşı gelme de olabilir. Özellikle
onun madde ile ilgili olan düşüncelerini Tanrıyla ilişkilendirmesi tepkilere
neden olmuştur. Ve tabi irade- özgürlük gibi konularda ortaya koyduğu görüşler
de bunda çok etkili olmuştur. Ancak biz bu çalışmamızda irade- özgürlük
anlayışından ziyade, Spinoza’nın Tanrıyı ontolojik olarak incelemesinde kısaca
bakacağız.
Spinoza’nın yanlış değerlendirilmesinin bir nedeni de onun felsefesi ile yapmak
istediğinin anlaşılamamasından olabilir. Bu nokta üzerinden hareketle onun
görüşleri daha iyi değerlendirebilir. Bize göre Spinoza bir hayat felsefesi
geliştirmeyi amaçlamaktadır. Onun felsefesinin temel amacı, bilgiye dayalı bir
yaşamı ortaya koymaktır. Bunu temel eseri olan Etika’nın ilk iki bölümünü
ontoloji ve epistemolojiye ayırmasından anlayabiliriz. Spinoza gerçekçi bir
tavır içerisinde insanın nasıl daha kaliteli yaşanacağı üzerinde durmuştur.
Kaliteli, ahlâklı bir yaşamın temelinde bilgiyi görür. Bu bilgi Tanrının
bilgisidir. Spinoza’nın fikirlerinin ana eksenini Tanrı anlayışı oluşturur.
Onun Tanrı anlayışının yanlış anlaşılması, yorumlanması, tüm sisteminin çöküşü
demektir.
Ona göre Tanrı anlayışı “temel”dir. Tanrı bütün varlığa içkindir. Varlık,
Tanrı’nın bir tezahürüdür. Varlık Tanrı’dan yarı değildir, ve Tanrı’dan ayrı
olan bir şey yoktur. Tanrı “sonsuzdur.”Her şey Tanrı ile açıklanmaktadır. Maddi
olan da tinsel olan da... Madde/ uzam Tanrı’nın sonsuz sıfatlarından biridir.
Bu görüşünden hareketle, Spinoza’nın varlık anlayışını anlatılırken, o hep
panteist olarak değerlendirilmektedir. Yani tabiatla Tanrı’nın aynı şey
olduğunu savunduğunu iddia ederler. Böyle bir anlamlandırma Spinoza felsefesine
ne kadar uymaktadır? Şimdi bu hususu incelemeye çalışalım.
Bu konuyu incelemeden önce kısaca, mevzunun kavramsal çerçevesini kısaca
bakalım. Değerlendirmelerimiz bu kavramsal çerçeve içerisinde olacaktır.
Önce kavramların tanımını daha detaylı ele alalım:
Panteizmin Kavramsal Açıklaması
Panteizm, panteos kavramından türetilmiştir. Panteos Yunanca istiğrak edatı
olan, her şey manasına gelen Pan ve Allah manasına gelen “Theos” kelimelerinin
birleşiminden meydana gelmiş bir sözcüktür. Panteos sözcüğüne “-izm” ekinin
ilave edilmesi ile meydana gelen panteizm bir felsefî sistemin adı olmuştur.
Panteizm kavramı, Doğatanrıcılık, Tümtanrıcılık gibi isimlere karşılık olarak
kullanılmıştır.
Panteizm çeşitli şekillerde tanımlanmakla birlikte temelde uzlaşılan nokta bu
sistemin Tanrı- alem münasebetinde ortaya çıkan ikiliği çözmeye yönelik
olduğudur. Bu çerçevede panteizm, “Her şey odur” ifadesi ile karşılanmaktadır.
Yani panteizmde ne sonlunun sonsuzda ne de sonsuzun sonluda yok olması söz
konusu değildir. Bu bilgiler ışığında panteist anlayışı şu şekilde
tanımlayabiliriz:
“...Tanrı-alem ikiliğini kaldıran, Tanrı’nın her şeyi ihtiva ettiğini, hatta
onun her şey olduğunu, dolayısıyla ne tabiatın ne de insanın müstakil varlıklar
gibi görülemeyeceğini; onların sadece varlığın farklı tarzlardaki
açılımlarından ibaret olduğunu ileri süren dini ve felsefî bir doktrindir.”
Aslında tanımdaki içeriği ele aldığımızda Tanrı’nın her şeyi ihtiva etmesi
anlayışına teizmde de rastlamaktayız. Ancak son noktada panteizm, evreni Tanrı
ile özdeş kıldığından tezimden ayrılmaktadır; tanımı çok genişletemediğimiz
sürece teizm ile panteizmin aynı şeyler olması tehlikesi ile karşılaşmayız.
Ayrıca şu da belirtilmelidir ki panteizm, monist bir sistem olmakla birlikte
her monist sistemi panteizm olarak görme yanlışına da düşmemek gerekir. Nitekim
ateist maddecilik ya da monist ruhçuluk da birer monist sistem olmakla beraber
onları panteizm olarak niteleyemeyiz.
Panteizmde önemli olan alem ve Tanrı gibi iki ayrı varoluşun olmadığını
görebilmektir. Ontolojik olarak varolan tek bir şey vardır ve onun iki ayrı
görünüşü söz konusudur. Allah ile tabiat, iki bağımsız varlık değil tek bir
vücuttur. Ferit Kam’ın ifadeleriyle hakiki varlık ne sonsuzdadır ne de sonlu
da. Belki onların ezeli, zaruri, ayrılması imkansız olan belirlemelerindedir.
Özel olarak, bir yerde çoğalmış bir birlik, bir yerde birleşen çokluk görülür.
İşte panteizmin esası budur.
Panteistlere göre her şey Tanrı’da içkin halde varolduğundan canlı ya da cansız
varlıkların ve fertlerin Tanrı’nın doğasından bağımsızlığı söz konusu edilemez.
Onlar Tanrı’nın salt birer görünüşünden ibaret olup tam manası ile Tanrı’nın
varlığından zuhur etmişlerdir.
Panenteizmin Kavramsal Açıklaması
Panenteizm, panteizmin “Her şey Tanrı’dır.” şeklindeki ifadesini “Her şey
Tanrı’dadır.”a dönüştürmüştür. Bu düşünceyi savunanlara göre her şey
Allah’tadır. Ancak her şey Allah’ta mevcut olmakla birlikte bu her şeyde
uluhiyetin varolduğundan söz edilemez. Tanrı alemin dışında bir aşkınlığa
sahiptir, onunla birlikteyken. Hem zamanın içindedir hem dışında; hem
değişendir hem de değişmeyen. Mehmet Aydın’ın ifadeleri ile bu söylenenler
bağlamında panteizmde çift kutuplu ulûhiyet anlayışı ortaya çıkmaktadır.
“Sözgelişi, süreç (proses) felsefesinden yola çıkan düşünürlerin uluhiyet
anlayışları genellikle zaman zaman ‘çift kutuplu deizm’ veya ‘diyalektik teizm’
gibi terimlerle adlandırılmaktadır. Özellikle bu son iki terim “pan-enteizm”
terimi ile “panteizm” teriminin yazılışlarından dolayı birbirine karıştırılması
yüzünden tercih edilmektedir.”Bu bağlamda panenteizm Tanrı’yı soyut, mutlak ve
değişmez gibi yönleriyle evrenin üstünde, somut, göreli ve değişen yönleri ile
de evrenin içinde görür.
Spinoza’nın kavramsal çerçevesini dikkate aldığımızda onun felsefesinin yanlış
kavramsal çerçeveye oturtulduğunu açıkça göreceğiz.
Spinoza Panteist midir Yoksa Panenteist midir?
1- Öncelikle Spinoza’nın, “kendi cinsinde sonlu” kavramına bakalım. Dikkat
çekici bir biçimde Spinoza Etika’ya başlarken ilk önce zorunlu varlıktan, kendi
kendisinin nedeni olan varlıktan bahseder daha sonra kendi cinsinde sonlu
kavramından bahseder. Şimdi bu tanıma bakalım:
“Sınırlı olan, yani kendisiyle aynı tabiatta başka bir şeyle sınırlanabilen bir
şeye kendi cinsinde sonlu diyorum. Diyelim, cisim kendi cinsinde sınırlıdır,
çünkü biz her hangi cismi tasarlarsak, tasarladığımızdan daha büyük cisim
birinci cisimle aynı tabiatta olduğu için, cismin kendi cinsinde sonlu olduğunu
söylemek doğrudur. Nitekim bir düşünce başka bir düşünce ile
sınırlandırılmıştır. Fakat cisim düşünce ile ve düşünce de cisimle
sınırlandırılmamıştır.”
Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, cisimsel olan düşünceyi, düşünsel olan
maddeyi etkileyemez. Dolayısıyla varlığı bunlardan herhangi birine indirgemek
Spinoza felsefesinde mümkün değildir. Yani buradan tabiat eşittir Tanrı gibi
bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Böyle bir tezi savunmak indirgemeci
anlayışı savunmak olacaktır. Ve bu kendi cinsinde sonlu tanımına aykırı, yani
Spinoza’nın anlayışına aykırı bir tutum benimsenmiş olacaktır. Bu anlayışın
sonucunda varlığı açıklamak için bunlardan biri kullanılmak zorunda
kalınacaktır ki, bu da yanlış bir anlayışa götürecektir. Çünkü bu ikisi
birbirine indirgenemez.
2- İkinci olarak Spinoza cevherin sıfatlarının sonsuz sayıda olduğunu söylüyor.
Yani varlık sınırlı değildir ve bizim bilmediğimiz şekillerde var olmaya devam
eder. Tanrının sonsuz sayıda ve sınırlandırılamayan niteliklerini panteist
diyerek sınır ve son konulmuş oluyor ki bu Spinoza felsefesinin özüne
aykırıdır. Onu sadece tabiatla özdeşleştirmek, sonsuzluk anlayışına ters düşer.
Çünkü böylece Tanrının özellikleri belirlenmiş ve sınırlandırılmış olur. Bu
anlayışın sonucunda varlık, dolayısıyla Tanrı maddi olanla açıklanmaya başlanır
ki, bu Spinoza felsefesinin iflasıdır. O bütünlüklü bir açıdan, bütün
nitelikleri kapsayacak bir şekilde Tanrıyı ortaya koymuştur, bunlardan herhangi
birinin tekeline bırakmamıştır.
Spinoza maddi olanın Tanrı’nın bir özelliği olduğunu söylüyor; ancak, maddi
olmanın Tanrı ile aynı şey olmadığını akabinde dile getirir. Ancak maddi
olanın, her şey gibi, Tanrıda olduğunu vurgular ve bunun altını çizer.
Bununla birlikte Tanrının sırf düşünsel bir şey olmadığını da vurgular. Eğer
sırf tinsel olsaydı, gerçekliğin ispatı mümkün olmayacaktı. Onun varlığının
gerçekliği söz konusu olmayabilirdi. Ayrıca maddi olanın da devreye girmesiyle
onun gücü, görünüşü ortaya çıkmıştır.
3- Belki de onun panenteist olduğuna kanıt olarak öne
sürülebilmesini sağlayan argüman 15.önermeden kaynaklıdır. Bu önermeye bakalım:
“Varolan her şey Tanrıda vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve
tasarlanamaz.”
Burada varolan her şey Tanrıdır demez, varolan her şey Tanrıdadır, der.
Buradaki ayrım çok önemlidir. İstese, bilinçli bir şekilde bunu derdi. Ancak
böyle bir şeyi iddia etmenin sonunda Tanrıya sınır koymuş olacağının
farkındadır. Ayrıca Spinoza böylelikle cevherin/ Tanrının dışındakilerin ona
bağlı olduğunu da dile getirmiş olur. Bunu şurada da görmekteyiz.
“...Tanrı dışındaki bir şey, varolmak için yalnızca Tanrı’nın yani cevherin
yardımına, istemine gereksinim duyar.”
Spinoza Tanrı’nın gücü ya da hakikati derken kullandığı aynı mantıksal dille
doğanın yasalarından söz edişini akılda bulundurmak gerekir. Doğada Tanrı’nın
evrensel (tümel) yasalarını izlemeyen hiçbir şey olamaz. Bu düşünce, Tanrı’nın
gücü ya da hakikati ile doğanın yasaları arasında oldukça yakın bir ilişki
olabileceği fikrini uyandırıyor.
Bundan sonra Spinoza’nın şu düşüncesi de panenteist olduğunu desteklemektedir:
4- Tanrının özü varlığı kuşatır ancak varolanların tümünün varlığı Tanrının
özünü kuşatmaz.
Bu düşüncenin sonucu olarak, Tanrı varolanların hepsinin toplamından daha
farklı bir şeydir, diyebiliriz. Varolanlar, onun özünden çıkmakla beraber, onu
tümüyle yansıtmaz. Varlık zaten Tanrının modusları, tavırları, görünüşleridir.
Varlıkla Tanrı’yı aynı tutmak mümkün değildir. Dolayısıyla Tanrı tabiattır
demek (yani panteisttir) demek tümüyle eksik ve yanlış değerlendirilmesidir.
5- “... Tanrı ile meydana gelen şeyler arasında gerek öz gerek varlık
bakımından fark olmalıdır: çünkü her eser, kendi nedeninden, şüphesiz ona bağlı
olması bakımından ayrılır."
Buradan da anlaşılacağı üzere Tanrı ile yarattıkları aynı şey değildir. Bu
ayrım çok önemlidir. Çünkü varlıkla Tanrının aynı şey olmadığını çok net bir
şekilde vurgulamaktadır. Zaten varlık onun tavırlarıdır, yani onun yansıması,
görünüşüdür ama yine de tam anlamıyla o değildir. Varlık onun özünü yansıtır,
ancak Tanrının kendisi, Tanrının tabiatı ile aynı şey değildir.
Tavırlar teorisinde gördüğümüz gibi, sonlu tavırların olması durumu vardır.
Bunlar Tanrının özünü yansıtan şeylerdir. Ancak tümüyle Tanrının tabiatı
değillerdir. Burada sonlu olan bir şey olmasının ulaştırdığı sonuç Tanrının
aşkınsal olduğudur. O hem her şey ondadır ancak o bütün bu şeylerden daha
fazladır. Ayrıca o kendi kanunlarına tabiidir, yoksa başka bir şeye, yarattıklarına
tabii değildir.
6- Bir diğer husus, Spinoza varlığı sonsuz bir aklın tasarımı olduğunu dile
getirmesidir. Yani bu dünya bir tasarımdır. Sonsuz bir aklın tasarımı; yoksa
bilinçsizce bir oluşum yoktur. Kendi kendini belirler, kendini oluşturur. Bu
durumda onu tabiatla aynı tutmak onu bu özellikten mahrum etmektir.
7- Ayrıca bilgi teorisinde göreceğimiz gibi “tikellerin Tanrı’ca bilinmesi”
vardır ki bu panteist anlayışla uyuşmaz. Panteist telakki içerisinde yer almaz.
Çünkü burada Tanrı bir şahsiyet kazanmış olacaktır.
Bu verilerden hareketle Spinoza’ya panteist demek mümkün değildir.
