| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

BİLİMSEL FELSEFE

KARANLIĞA MEŞALE

 

PANTEİZM - PANENTEİZM

PANTEİZM (Kamutanrıcılık - Tümtanrıcılık)

Tanrı ile evreni bir, aynı ve özdeş kabul eden görüştür. Panteizm, anlam olarak tümtanrıcılık demektir.

Panteizme göre Tanrı'nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her şey Tanrı'dır.

Bu algılamada Tanrı’nın, evrenin kendisi olduğunu savunulur. Panteistler evrende varolan her şeyin (atom, hareket, insan, doğa, fizik kanunları, yıldızlar... ) aslında bir bütün olarak Tanrı’yı oluşturduğunu söylerler. Bu bakımdan evrende vuku bulan her olay, her hareket aslında doğrudan Tanrı’nın hareketidir. Bu görüşün ilginç ve çarpıcı bir sonucu, insanın da Tanrı’nın bir parçası olduğudur.

Panteizme göre; Tanrı her şeydir ve her şey Tanrıdır. Tanrı – Evren - İnsan ayırımı yoktur. Böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemez.

Evreni algılayış biçimi olarak Panteizm, Hindu, Buda dinlerinde hayal gücü geleneğine uygun bir anlayıştır. Felsefî bir tasarım olarak Panteizm ise, eski Yunan felsefesinde Plotinos (205-270), Rönesans'tan sonra Giordano Bruno (1548-1600) ve Spinoza (1632-1677) tarafından temsil edilmiştir. Düşünsel kökü Antik Çağ Yunan Stoacılığına dayanan Panteizmin ileri sürdüğü “Evrenin Ruhu Anlayışı”, Hegelciliği ve Spinozacılığı doğurmuştur.

Tek Tanrı’lı Dinlerdeki Tanrı-Alem ayrılığı, Yaratan-Yaratılan diye bir ikilem, Panteizmde yoktur. Doğayla Tanrı bir ve aynı şeydir. Tanrı yaradan değil, varolandır ve evrenin tümüdür. Evrende görülen şeylerden gayri bir Tanrı yoktur. Tanrı, evrendeki bütün varlıkların toplamıdır. Evrenin başlangıcı ve sonu yoktur. Evrendeki mevcut canlı cansız her şeyin bütünlüğü Tanrı’dır. Önsüz ve sonsuz olan Tanrı, hem makro kozmosta (evrende), hem de mikro kozmosta (insanda) bulunur.

Antikçağ Grek Stoacıları, Yeni Platoncular ve Doğunun Vahdet-i vücut anlayışı, Yahudilerin Kabalası gibi çeşitli felsefî biçimlere bürünen bu inanç, çağımıza kadar süregelmiştir. Panteist olarak adlandırılan bazı Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman düşünürler vardır. Ancak, Panteizmi üç semavi din genelde reddetmektedir.

Panteizm, Arapça’da karşılığı “Vücudiyye” sözcüğüdür. Tanrı anlayışı olarak “her şeyi Tanrı tanımak, varlığı, ancak ona vermek” olarak özetlenebilir. Bunu, “sonsuzluk, sonsuz olan varlık; Tanrı, tabiat” olarak tarif edenler de olmuştur. Bu, Vahdet-i Vücut, yani varlığın değil, Vahdet-i Mevcut, yani fiziki evrenin, tabiatın birliği inancına varır ve tabiatın Tanrı oluşuna, tabiattan başka bir varlık, bir Tanrı, bir gerçek bulunmayışına inanmaktır. Özetle, Vahdet-i Mevcut, son tahlilde Ateizmden, Tanrı tanımamaktan başka bir şey değildir. Vahdet-i Vücut yaklaşımında, Tanrı yaratılmışların hiçbirine benzemez ve bu inanç eşyanın hakikatini Tanrı’da görür oysa, Panteizmde fiziki evrenin kendisi Tanrı’dır.

Panteizme göre evrenin toplamı Tanrı’dır ve evrenin dışında gizemcilerin savundukları gibi bir Tanrı yoktur. Açıkçası her zerre onun kendisidir. Gizemciliğe göre de, her zerre İlahi güzelliği yansıtan bir ayna ve araçtır. Evrenin yaratılış nedeni, Tanrı’nın güzelliğini yansıtmak ve göstermek içindir.

Panteizm üç Türdür;

1. Tabiatçı Panteizm: Tek realite tabiattır. Tanrı da tabiatın içinde var olandır. (Dideron, Boron d’Holbach)

2. İdealist Panteizm: Tek realite ruhtur. Tanrı da ruhun özünde var olandır. (Hegel, Fichte, Brunschvicg)

3. Teolojik Panteizm: Felsefî anlamda asıl Panteizm budur. Evrende tek realite Tanrı’dır. Diğer bütün varlıklar, evren, dünya, tabiat, insan, ruhlar vs. her şey Tanrı’nın varlığında oluşmuştur. Hiçbir şey onun dışında değildir, her şey odur.

 

 

PAN-ENTEİZM (Çift kutuplu Kamu-Tanrıcılık ya da Diyalektik Tanrıcılık )

İngiliz düşünürü White Head’e göre, Tanrı’nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve Evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı, ilk devindirici, özgür, öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer niteliği ile ise Tanrı, değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrı’nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış-içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı’da içkin olduğunu söylemek, Tanrı-Evren ilişkisinin karşılıklı olduğunun farkına varışın göstergesidir.

Süreç felsefesi olarak da ifade edilen ve White Head’le başlayan bu akıma Pan-enteizm ya da Diyalektik teizm denir. Pan-enteizme göre Tanrı, hem değişmeyen (mutlak), hem de değişen (göreli) dir. Hem zamanın içinde, hem dışında, hem sonlu, hem de sonsuzdur. Aynı zamanda hem tikel hem tümel, hem neden hem sonuçtur.

Hartshorne Tanrı’nın bir soyut bir de somut iki yüzü olduğunu söyler. Soyut niteliğiyle Tanrı, mutlak, etkilenmez, erişilmez ve değişmezdir. Somut yanıyla ise etkilenir ve değişir. Tanrı bu iki niteliğinde de yetkindir. Ancak bu yetkinlik klâsik Teizmdeki gibi değildir. Oradaki yetkinlik değişmeyen donmuş bir yetkinliktir. Buradaki yetkinlik değişir, ancak bu değişme tanrısal bir değişmedir. Yani yetkinliğe doğru değil, yetkinlik içinde bir değişmedir. Bu tanımla Pan-enteizm, hem Deizmden hem de Panteizmden ayrılır.

Özet olarak; Panteizm ile Pan-enteizm arasında önemli bir fark vardır. Panteizmde her şey tanrıdır. Pan-enteizimde ise, her şey Tanrı’dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı’ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül den geçmektir.

 

 

Philip Clayton, fikirlerin beyinde ve davranışlarımızda değişimlere neden olduğunu söyleyerek, zihinsel olayların nöron örnekleri üzerindeki etkilerde yukarıdan-aşağıya nedenselliği savunur. O, sinirbilim tarafından kavranıldığı gibi, zihinsel olayların fiziksel olaylara bağımlı olduğunu tamamen kabul eder. Clayton, zihin-beden ilişkisini, panenteizm olarak adlandırdığı Tanrı-alem ilişkisinin bir benzetmesi olarak kullanır.

Panteizm Tanrı-alem özdeşliğini, teizm ise aşkın Tanrı-alem ayrılığını savunurken, panenteizm, daha çok Tanrı’nın alemde, alemin ise Tanrı’da olduğunu iddia eder. Bu görüş, içkinlikle aşkınlık arasında bir dengeyi temsil etmektedir. “Benim savunduğum panenteizme göre, bedenimiz üzerindeki hareketimize benzer bir biçimde, Tanrı da alemin herhangi bir yerinde hareket edebilir. Aynı zamanda Tanrı alemden aşkındır ve fiziksel alem yok olduktan sonra da varolacaktır.”

Panenteizm, Tanrı’yı alemden ayırmak için uzaysal metaforlar kullanır, fakat Clayton, uzaysal ayrımın değil, zorunlu varoluşla yetkin varlık arasındaki karşıtlığın önemli olduğu üzerinde ısrar eder.

Panenteizme daha yakın olan bir benzetme, alemin Tanrı’nın bedeni olarak görülmesidir. Grace Jantzen; Kitab-ı Mukaddes, çağdaş psikoloji ve felsefeye dayanarak psikosomatik bir birlik şeklindeki bütüncül bir insan anlayışını savunarak klasik zihin-beden ikiliğini reddeder. Jantzen’e göre, cisimsiz ruh şeklindeki klasik Tanrı anlayışı, ebedi biçimlerin geçici maddenin bir alt alanıyla çatıştığını, Tanrı’nın ise değişmez olduğu için maddi olamayacağını savunan Hıristiyan Platonizmi’nin bir ürünüdür.

Fakat Tertullian gibi çok az kilise papazı, Stoisizm panteizmini ve determinizmi reddetmesine rağmen Tanrı’nın tecessüm ettiği şeklindeki Stoik iddiayı kabul etmiştir.

Jantzen, Tanrı’yla insanlar arasında önemli farklılıklar olduğunu kabul etse de, bunun cisimsizlik bağlamında değil, Tanrı’nın yetkin tecessümü olarak ifade edilmesinin daha uygun olacağını iddia eder. Biz, düşüncelerimizin, duygularımızın ve bedenimizdeki birçok olayın farkındayız; fakat, farkında olmadığımız olaylar da vardır (mesela, iç organlarımızın hareketi). Tanrı ise, evrendeki tüm olayların doğrudan ve aracısız bilgisine sahiptir. Her yerde bulunması hasebiyle Tanrı, bizim yaptığımız gibi sınırlı bir açıdan değil, tüm açılardan algılamaktadır. Bu yüzden Tanrı, sinirsel bir sistemin benzetmesine ihtiyaç duymaz.

Tanrı, insan bedeninin birçok sınırlamalarından münezzeh olmasına rağmen, herhangi bir bedenin varlığı sınırlamaları gerekli kılar. Fakat Jantzen, Tanrı söz konusu olduğunda, bunların ihtiyari kendini-sınırlamalar olduğunu iddia eder.

Tanrı şimdiki evreni yok edip yerine farklı bir şey inşa edebilir; bu alem olmadan da Tanrı varolabilir, fakat herhangi bir alem olmadan yapamaz. Tanrı, ihtiyari olarak tüm yaratıklara yeteri kadar bağımsızlık ve özerklik vermiştir. Bu noktada Jantzen, Tanrı’yla alemin “tek gerçeklik” olduğunu söylemekle kendilerinden ayrılmasına rağmen, daha önce tartıştığımız Tanrı’nın kendi-sınırlamasını savunanlara benzemektedir.

 

Whitehead’e göre Tanrı, alemdeki olaylardan etkilenir. Süreç felsefesinin temel kateforileri (zamansallık, etkileşim ve karşılıklı ilişki) Tanrı’ya da uygulanmaktadır. İlahi tecrübenin alemden bir şeyler alarak ve ona katkıda bulunarak değişmesi anlamında Tanrı zamansaldır. Tanrı’nın amaçları ve karakteri ebedidir, fakat olaylarla ilgili bilgisi, olayların ortaya çıkışıyla değişir. Tanrı, verilerin bir parçası olmak suretiyle yaratıkları etkiler.

Tanrı aleme karşı son derece duyarlıdır. Yaratıcı olarak Tanrı, kutsal metnin rasyonel ilke ve ilahi Söz anlamındaki logos kavramıyla özdeşleştirilebilecek düzen ve yeniliğin ilk kaynağıdır. Duyarlı olarak Tanrı, zamansal ve alemden etkilenmiş durumdadır. Süreç görüşü, belirli ilahi inisiyatiflere müsaade etmektedir. Eğer Tanrı her bir yeni varlığa özel imkanlar sağlıyorsa, bir olay tam olarak değil, fakat belli ölçüde Tanrı’nın bir fiili olabilir.

Cobb ve Griffin’e göre, insanlık alanında Tanrı, varolan kültürel gelenekler dahil olmak üzere geçmişe dayanmakta ve her zaman birey ve toplulukların özgür karşılıklarına bağımlı olmaktadır.

Tanrı herkesi eşit ölçüde sever, fakat bu sevgi bir birey veya topluluğa nazaran diğerinde daha kesin olarak açığa vurulabilir.

Bana kalırsa, Tanrı’nın alemde bulunmasına dair süreççi anlayışın en yakın karşılığını kutsal metnin Ruh telakkisinde bulabiliriz.

Süreç düşüncesinin bir diğer temel özelliği, varlıklar arasındaki ekolojik bağıntıyı kabul etmesidir. Ruh-beden ayrımı ve insanla insan-olmayan arasında kesin bir ayrım söz konusu değildir.

Farklı insan karakterlerinin bulunmasına rağmen, insanlığın da diğer varlıklar gibi yaşamın bir parçası olmasından dolayı insan-merkezcilikten kaçınılmıştır.

Süreç teizmi, insan zafiyetini ve geçmişten alınan biyolojik ve sosyal yapıların empoze ettiği sınırlamaları kabul etmesinin yanı sıra, Tanrı’nın amaçlarına katkıda bulunma sorumluluğumuzu ciddi bir biçimde desteklemektedir. Biz, tamamlanmamış bir evren ve Tanrı’nın sürekli çalışmasına iştirak ederiz. Tanrı bize, özgürlük, adalet ve sevgiyi hatırlatmaktadır. Zaman, tarih ve doğa onaylanmak durumundadır, çünkü bunlar Tanrı’nın amaçlarının daha ileri götürülmesi için vardır.

“Eril” ve “Dişil” Nitelikler. Klasik Tanrı anlayışında, büyük ölçüde kültürümüzün “eril” olarak düşündüğü güç, rasyonellik, bağımsızlık ve duyarsızlık gibi değerler ağırlıktaydı. Süreççi düşünürler ise tersine, Tanrı’ya, kültürümüzün “dişil” olarak gördüğü terbiye, duyarlılık, etkileşim ve sorumluluk gibi değerler atfeder.

Deizmin aksine, süreç düşüncesi, olağanüstü derinlik ve açıklıkla özel şartlar altında Tanrı’nın amaçlarını açığa vuran fiiller dahil, alemde Tanrı’nın sürekli fail olduğu görüşünü savunmaktadır. Böyle bir yaklaşım, hem mutlakçı saldırganlığının hem de rölativist belirsizliğin bir alternatifi olarak, dünya dinleri arasında bir diyalog kurulmasını teşvik edebilir. Biz, belirli bir topluluk içinde kökleştiğimizi kabul etmeli, fakat bunun yanında da diğer toplulukların tecrübelerine açık olabilmeliyiz.

Neticede, bilimsel ve dini anlayışları bir araya getiren Diyalog ve entegrasyonun, Çatışma ve Bağımsızlıktan daha ikna edici yöntemler olduğuna inanıyorum. Monarşik Tanrı modelinin temsil ettiği sorunlara karşın, çağdaş bilimdeki spesifik görüşlerin kullanımının, Tanrı’nın enformasyon iletici ve öz-oluşumcu bir sürecin düzenleyicisi ve hamisi şeklinde algılanmasına yeni imkanlar yaratmasını heyecan verici buluyorum. Tanrı’nın kendisini sınırladığı yönündeki görüşlere sempati duyuyorum.

Kuantum belirsizliklerinin belirleyicisi ve yukarıdan-aşağıya neden şeklindeki Tanrı anlayışlarının sistematik gelişimlerini de takdir ediyorum.

Tüm modeller sınırlı ve kısmidir ve hiçbirisi gerçekliğin tam ve uygun bir resmini çizemez. Alem değişiktir ve bu değişik görünümleri bir model diğerine göre daha iyi temsil edebilir. Tanrı’yla şahıslar arasındaki ilişki, yıldız ve kaya gibi şahıslaşmamış nesnelerle arasındaki ilişkiden farklıdır.

 

Panenteizm ve Spinoza

Fikirleri en çok çarpıtılan, yanlış değerlendirilen bir düşünür de Spinoza’dır. Belki de batı felsefe tarihinde Spinoza kadar nefret edilen bir başka düşünür yoktur. Bu nedenle onun görüşleri yanlış olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Batı anlayışına çok yabancı olan bir yaklaşım sergilemiştir ve bu kadar tepki görmesi, Batılı bir düşünür olmasındandır, yoksa farklı bir kültürden olsaydı bu kadar tepki görmeyebilirdi. Buradan da hareket ederek Spinoza’nın yanlış değerlendirilmesinde bir husus daha ortaya çıkar. O da etkilendiği, İslam düşüncesidir. Bu etki genellikle görülmezlikten gelinir ve Spinoza değerlendirilirken aldığı çeşitli etkiler dile getirilirken bu gündeme getirilmez. Bu da Spinoza’nın görüşlerinin eksik ve yanlış değerlendirilmesine yol açar. Spinoza, değerlendirilirken bu hususa, özellikle vahdet-i vücut anlayışına, dikkat edilmelidir.

Spinoza’yı değerlendirirken öncelikle onu “Tanrı aşığı” olarak adlandırabiliriz. Ancak Spinoza uzun zamanlar boyunca “ateist” olarak tanımlanıp lanetlenmiştir. Onun Tanrı ve varlık anlayışını önyargılarla, belirli kılıflarla değerlendiren düşünürler, doğal olarak yanlış anlamışlardır. Belki de bunun altında, farklı bir yaklaşıma karşı gelme de olabilir. Özellikle onun madde ile ilgili olan düşüncelerini Tanrıyla ilişkilendirmesi tepkilere neden olmuştur. Ve tabi irade- özgürlük gibi konularda ortaya koyduğu görüşler de bunda çok etkili olmuştur. Ancak biz bu çalışmamızda irade- özgürlük anlayışından ziyade, Spinoza’nın Tanrıyı ontolojik olarak incelemesinde kısaca bakacağız.

Spinoza’nın yanlış değerlendirilmesinin bir nedeni de onun felsefesi ile yapmak istediğinin anlaşılamamasından olabilir. Bu nokta üzerinden hareketle onun görüşleri daha iyi değerlendirebilir. Bize göre Spinoza bir hayat felsefesi geliştirmeyi amaçlamaktadır. Onun felsefesinin temel amacı, bilgiye dayalı bir yaşamı ortaya koymaktır. Bunu temel eseri olan Etika’nın ilk iki bölümünü ontoloji ve epistemolojiye ayırmasından anlayabiliriz. Spinoza gerçekçi bir tavır içerisinde insanın nasıl daha kaliteli yaşanacağı üzerinde durmuştur. Kaliteli, ahlâklı bir yaşamın temelinde bilgiyi görür. Bu bilgi Tanrının bilgisidir. Spinoza’nın fikirlerinin ana eksenini Tanrı anlayışı oluşturur. Onun Tanrı anlayışının yanlış anlaşılması, yorumlanması, tüm sisteminin çöküşü demektir.

Ona göre Tanrı anlayışı “temel”dir. Tanrı bütün varlığa içkindir. Varlık, Tanrı’nın bir tezahürüdür. Varlık Tanrı’dan yarı değildir, ve Tanrı’dan ayrı olan bir şey yoktur. Tanrı “sonsuzdur.”Her şey Tanrı ile açıklanmaktadır. Maddi olan da tinsel olan da... Madde/ uzam Tanrı’nın sonsuz sıfatlarından biridir. Bu görüşünden hareketle, Spinoza’nın varlık anlayışını anlatılırken, o hep panteist olarak değerlendirilmektedir. Yani tabiatla Tanrı’nın aynı şey olduğunu savunduğunu iddia ederler. Böyle bir anlamlandırma Spinoza felsefesine ne kadar uymaktadır? Şimdi bu hususu incelemeye çalışalım.

Bu konuyu incelemeden önce kısaca, mevzunun kavramsal çerçevesini kısaca bakalım. Değerlendirmelerimiz bu kavramsal çerçeve içerisinde olacaktır.

 

Önce kavramların tanımını daha detaylı ele alalım:

Panteizmin Kavramsal Açıklaması

Panteizm, panteos kavramından türetilmiştir. Panteos Yunanca istiğrak edatı olan, her şey manasına gelen Pan ve Allah manasına gelen “Theos” kelimelerinin birleşiminden meydana gelmiş bir sözcüktür. Panteos sözcüğüne “-izm” ekinin ilave edilmesi ile meydana gelen panteizm bir felsefî sistemin adı olmuştur. Panteizm kavramı, Doğatanrıcılık, Tümtanrıcılık gibi isimlere karşılık olarak kullanılmıştır.

Panteizm çeşitli şekillerde tanımlanmakla birlikte temelde uzlaşılan nokta bu sistemin Tanrı- alem münasebetinde ortaya çıkan ikiliği çözmeye yönelik olduğudur. Bu çerçevede panteizm, “Her şey odur” ifadesi ile karşılanmaktadır. Yani panteizmde ne sonlunun sonsuzda ne de sonsuzun sonluda yok olması söz konusu değildir. Bu bilgiler ışığında panteist anlayışı şu şekilde tanımlayabiliriz:

“...Tanrı-alem ikiliğini kaldıran, Tanrı’nın her şeyi ihtiva ettiğini, hatta onun her şey olduğunu, dolayısıyla ne tabiatın ne de insanın müstakil varlıklar gibi görülemeyeceğini; onların sadece varlığın farklı tarzlardaki açılımlarından ibaret olduğunu ileri süren dini ve felsefî bir doktrindir.”

Aslında tanımdaki içeriği ele aldığımızda Tanrı’nın her şeyi ihtiva etmesi anlayışına teizmde de rastlamaktayız. Ancak son noktada panteizm, evreni Tanrı ile özdeş kıldığından tezimden ayrılmaktadır; tanımı çok genişletemediğimiz sürece teizm ile panteizmin aynı şeyler olması tehlikesi ile karşılaşmayız. Ayrıca şu da belirtilmelidir ki panteizm, monist bir sistem olmakla birlikte her monist sistemi panteizm olarak görme yanlışına da düşmemek gerekir. Nitekim ateist maddecilik ya da monist ruhçuluk da birer monist sistem olmakla beraber onları panteizm olarak niteleyemeyiz.

Panteizmde önemli olan alem ve Tanrı gibi iki ayrı varoluşun olmadığını görebilmektir. Ontolojik olarak varolan tek bir şey vardır ve onun iki ayrı görünüşü söz konusudur. Allah ile tabiat, iki bağımsız varlık değil tek bir vücuttur. Ferit Kam’ın ifadeleriyle hakiki varlık ne sonsuzdadır ne de sonlu da. Belki onların ezeli, zaruri, ayrılması imkansız olan belirlemelerindedir. Özel olarak, bir yerde çoğalmış bir birlik, bir yerde birleşen çokluk görülür. İşte panteizmin esası budur.

Panteistlere göre her şey Tanrı’da içkin halde varolduğundan canlı ya da cansız varlıkların ve fertlerin Tanrı’nın doğasından bağımsızlığı söz konusu edilemez. Onlar Tanrı’nın salt birer görünüşünden ibaret olup tam manası ile Tanrı’nın varlığından zuhur etmişlerdir.


Panenteizmin Kavramsal Açıklaması

Panenteizm, panteizmin “Her şey Tanrı’dır.” şeklindeki ifadesini “Her şey Tanrı’dadır.”a dönüştürmüştür. Bu düşünceyi savunanlara göre her şey Allah’tadır. Ancak her şey Allah’ta mevcut olmakla birlikte bu her şeyde uluhiyetin varolduğundan söz edilemez. Tanrı alemin dışında bir aşkınlığa sahiptir, onunla birlikteyken. Hem zamanın içindedir hem dışında; hem değişendir hem de değişmeyen. Mehmet Aydın’ın ifadeleri ile bu söylenenler bağlamında panteizmde çift kutuplu ulûhiyet anlayışı ortaya çıkmaktadır.

“Sözgelişi, süreç (proses) felsefesinden yola çıkan düşünürlerin uluhiyet anlayışları genellikle zaman zaman ‘çift kutuplu deizm’ veya ‘diyalektik teizm’ gibi terimlerle adlandırılmaktadır. Özellikle bu son iki terim “pan-enteizm” terimi ile “panteizm” teriminin yazılışlarından dolayı birbirine karıştırılması yüzünden tercih edilmektedir.”Bu bağlamda panenteizm Tanrı’yı soyut, mutlak ve değişmez gibi yönleriyle evrenin üstünde, somut, göreli ve değişen yönleri ile de evrenin içinde görür.

Spinoza’nın kavramsal çerçevesini dikkate aldığımızda onun felsefesinin yanlış kavramsal çerçeveye oturtulduğunu açıkça göreceğiz.

 

Spinoza Panteist midir Yoksa Panenteist midir?

1- Öncelikle Spinoza’nın, “kendi cinsinde sonlu” kavramına bakalım. Dikkat çekici bir biçimde Spinoza Etika’ya başlarken ilk önce zorunlu varlıktan, kendi kendisinin nedeni olan varlıktan bahseder daha sonra kendi cinsinde sonlu kavramından bahseder. Şimdi bu tanıma bakalım:

“Sınırlı olan, yani kendisiyle aynı tabiatta başka bir şeyle sınırlanabilen bir şeye kendi cinsinde sonlu diyorum. Diyelim, cisim kendi cinsinde sınırlıdır, çünkü biz her hangi cismi tasarlarsak, tasarladığımızdan daha büyük cisim birinci cisimle aynı tabiatta olduğu için, cismin kendi cinsinde sonlu olduğunu söylemek doğrudur. Nitekim bir düşünce başka bir düşünce ile sınırlandırılmıştır. Fakat cisim düşünce ile ve düşünce de cisimle sınırlandırılmamıştır.”

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, cisimsel olan düşünceyi, düşünsel olan maddeyi etkileyemez. Dolayısıyla varlığı bunlardan herhangi birine indirgemek Spinoza felsefesinde mümkün değildir. Yani buradan tabiat eşittir Tanrı gibi bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Böyle bir tezi savunmak indirgemeci anlayışı savunmak olacaktır. Ve bu kendi cinsinde sonlu tanımına aykırı, yani Spinoza’nın anlayışına aykırı bir tutum benimsenmiş olacaktır. Bu anlayışın sonucunda varlığı açıklamak için bunlardan biri kullanılmak zorunda kalınacaktır ki, bu da yanlış bir anlayışa götürecektir. Çünkü bu ikisi birbirine indirgenemez.

2- İkinci olarak Spinoza cevherin sıfatlarının sonsuz sayıda olduğunu söylüyor. Yani varlık sınırlı değildir ve bizim bilmediğimiz şekillerde var olmaya devam eder. Tanrının sonsuz sayıda ve sınırlandırılamayan niteliklerini panteist diyerek sınır ve son konulmuş oluyor ki bu Spinoza felsefesinin özüne aykırıdır. Onu sadece tabiatla özdeşleştirmek, sonsuzluk anlayışına ters düşer. Çünkü böylece Tanrının özellikleri belirlenmiş ve sınırlandırılmış olur. Bu anlayışın sonucunda varlık, dolayısıyla Tanrı maddi olanla açıklanmaya başlanır ki, bu Spinoza felsefesinin iflasıdır. O bütünlüklü bir açıdan, bütün nitelikleri kapsayacak bir şekilde Tanrıyı ortaya koymuştur, bunlardan herhangi birinin tekeline bırakmamıştır.

Spinoza maddi olanın Tanrı’nın bir özelliği olduğunu söylüyor; ancak, maddi olmanın Tanrı ile aynı şey olmadığını akabinde dile getirir. Ancak maddi olanın, her şey gibi, Tanrıda olduğunu vurgular ve bunun altını çizer.

Bununla birlikte Tanrının sırf düşünsel bir şey olmadığını da vurgular. Eğer sırf tinsel olsaydı, gerçekliğin ispatı mümkün olmayacaktı. Onun varlığının gerçekliği söz konusu olmayabilirdi. Ayrıca maddi olanın da devreye girmesiyle onun gücü, görünüşü ortaya çıkmıştır.

 

3- Belki de onun panenteist olduğuna kanıt olarak öne sürülebilmesini sağlayan argüman 15.önermeden kaynaklıdır. Bu önermeye bakalım:

“Varolan her şey Tanrıda vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz.”

Burada varolan her şey Tanrıdır demez, varolan her şey Tanrıdadır, der. Buradaki ayrım çok önemlidir. İstese, bilinçli bir şekilde bunu derdi. Ancak böyle bir şeyi iddia etmenin sonunda Tanrıya sınır koymuş olacağının farkındadır. Ayrıca Spinoza böylelikle cevherin/ Tanrının dışındakilerin ona bağlı olduğunu da dile getirmiş olur. Bunu şurada da görmekteyiz.

“...Tanrı dışındaki bir şey, varolmak için yalnızca Tanrı’nın yani cevherin yardımına, istemine gereksinim duyar.”

Spinoza Tanrı’nın gücü ya da hakikati derken kullandığı aynı mantıksal dille doğanın yasalarından söz edişini akılda bulundurmak gerekir. Doğada Tanrı’nın evrensel (tümel) yasalarını izlemeyen hiçbir şey olamaz. Bu düşünce, Tanrı’nın gücü ya da hakikati ile doğanın yasaları arasında oldukça yakın bir ilişki olabileceği fikrini uyandırıyor.

Bundan sonra Spinoza’nın şu düşüncesi de panenteist olduğunu desteklemektedir:

4- Tanrının özü varlığı kuşatır ancak varolanların tümünün varlığı Tanrının özünü kuşatmaz.

Bu düşüncenin sonucu olarak, Tanrı varolanların hepsinin toplamından daha farklı bir şeydir, diyebiliriz. Varolanlar, onun özünden çıkmakla beraber, onu tümüyle yansıtmaz. Varlık zaten Tanrının modusları, tavırları, görünüşleridir. Varlıkla Tanrı’yı aynı tutmak mümkün değildir. Dolayısıyla Tanrı tabiattır demek (yani panteisttir) demek tümüyle eksik ve yanlış değerlendirilmesidir.

5- “... Tanrı ile meydana gelen şeyler arasında gerek öz gerek varlık bakımından fark olmalıdır: çünkü her eser, kendi nedeninden, şüphesiz ona bağlı olması bakımından ayrılır."

Buradan da anlaşılacağı üzere Tanrı ile yarattıkları aynı şey değildir. Bu ayrım çok önemlidir. Çünkü varlıkla Tanrının aynı şey olmadığını çok net bir şekilde vurgulamaktadır. Zaten varlık onun tavırlarıdır, yani onun yansıması, görünüşüdür ama yine de tam anlamıyla o değildir. Varlık onun özünü yansıtır, ancak Tanrının kendisi, Tanrının tabiatı ile aynı şey değildir.

Tavırlar teorisinde gördüğümüz gibi, sonlu tavırların olması durumu vardır. Bunlar Tanrının özünü yansıtan şeylerdir. Ancak tümüyle Tanrının tabiatı değillerdir. Burada sonlu olan bir şey olmasının ulaştırdığı sonuç Tanrının aşkınsal olduğudur. O hem her şey ondadır ancak o bütün bu şeylerden daha fazladır. Ayrıca o kendi kanunlarına tabiidir, yoksa başka bir şeye, yarattıklarına tabii değildir.

6- Bir diğer husus, Spinoza varlığı sonsuz bir aklın tasarımı olduğunu dile getirmesidir. Yani bu dünya bir tasarımdır. Sonsuz bir aklın tasarımı; yoksa bilinçsizce bir oluşum yoktur. Kendi kendini belirler, kendini oluşturur. Bu durumda onu tabiatla aynı tutmak onu bu özellikten mahrum etmektir.

7- Ayrıca bilgi teorisinde göreceğimiz gibi “tikellerin Tanrı’ca bilinmesi” vardır ki bu panteist anlayışla uyuşmaz. Panteist telakki içerisinde yer almaz. Çünkü burada Tanrı bir şahsiyet kazanmış olacaktır.

Bu verilerden hareketle Spinoza’ya panteist demek mümkün değildir.

 

 

Etiketler :panenteizm , panteizm , spinoza , tanrı
pante
25 Ekim 2009
10:56
Yorumlar :0
0 fav
 
 
 
 

PUTPEREST İBADETLERİ

Putperestlik, Farsça kökenli bir sözcük olan "put" sözcüğünden türemiştir.
TDK'ye göre put sözcüğünün tanımı şöyledir:

"Bazı ilkel toplumlarda doğaüstü güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesne, tapıncak, sanem, fetiş."

Buradan yola çıkarak putperestlik tanımını:
Doğaüstü güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesne tapımı.olarak yapabiliriz. Putperestlik farklı şekillerde tanımlandığı ve farklı çeşitleri olduğu gibi aynı zamanda paganizm ile denk biçimde kullanılmıştır. Fakat paganizm ve putperestlik farklı anlamları içerir.

Paganizm, Latince paganus yani kırsal sözcüğünden türemiştir. Roma dönemi şehirlerde yayılan Hristiyanlığın köylüleri etkileyememesinden dolayı Hristiyanlık dışında kalan inançlar pagan olarak adlandırılmıştır. Günümüzde İbrahimi dinlerin, diğer inançlara verdiği genel isim olup politeizmi, çok tanrıcılığı ve putperestliği kapsar.
Bu başlık altında paganizm ve putperestliğe ait ibadet ve tapınma şekillerini ele alacağız.
1- Ayinler
2- Namaz
3- Oruç
4- Hac ve Tavaf
5- Kurban ve Adak
6- Sünnet
7- Takı, tütsü ve büyüler
8- Telbiyeler, İlahiler, şiirler
9- Sembol ve dövmeler

1- Ayinler:

Kutsal ve özel günlerde genellikle mabetlerde toplanan putperestler geleneklerine göre çeşitli gösterilerde bulunur, ilahiler söyler, toplu ritüeller yaparlar. Ateş üzerinden atlama ya da ateş üzerinde yürüme, vücutlarına şiş batırma bu gösteri örneklerindendir. Kutsal bir puta, geçmişteki kutsal saydıkları kişiden kaldığına inandıkları bir nesneye saygı gösterisinde bulunur, etrafında döner ya da koklayıp öperler. Yıllık ayinlerin dışında mevsim başlarında, özellikle ilkbahar ve sonbaharda yapılan ayinler de vardır. Belirli günlerde güneş ve ay festivalleri yapılır. Türlerine göre ayinlerde kutsal saydıkları sudan içer, kutsal saydıkları yiyecekten yerler.
Dualar eder, dileklerde bulunurlar.

Putperestlerin bu ayin adetlerinin İbrahimi dinlere de geçtiği görülmektedir. Noel kutlamaları Mitra paganlarından geçmedir. Putperest Arapların yevmül Arabu dedikleri cuma toplantıları, kandil geceleri, aşure günleri, cem ayinleri pagan kökenlidir.

2- Namaz

Putperest ibadetlerinden biri namazdır. Namaz, güneş kültünün ritüellerinden biridir ve Hint kökenli bir ibadettir. İslam öncesi Araplar da namaz kılarlardı. Günümüzde Hindular da namaz ritüellerini devam ettirirler.

Sansktitçe "Surya" güneş "Namaskara" ise selamlama veya bağlantı demektir. Böylece "Surya Namaskara" ‘güneşle bağlantı’ anlamına gelmektedir. Surya Namaskara, bedende akan güneş enerjisinin canlandırma tekniğidir.

Arap putperestlerinin namaz kıldığı Kur'an'da yazılıdır.

Enfal-35. Ve ma kane salatühüm ındel beyti illa mükaev ve tasdiyeh fe zukul azabe bi ma küntüm tekfürun

Bilindiği üzere Arapça'da "salat" namaz demektir.
Onların Kabe’deki namazları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir.
Küfrünüzden dolayı azabı tadın!
Namaz törenlerindeki ıslık ve alkışlar nedeniyle putperestlerin kıldığı namaz eleştiriliyor. Putperestler de günde 5 vakit namaz kılarlardı.
Bu namazlar şunlardı:

Şaharit namazı -sabah namazı
Musaf namazı - öğle namazı
Minha namazı - ikindi namazı
Neilat Şerarim namazı - akşamüstü namazı
Maarib namazı - akşam namazı

(Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Doç.Dr. Ali Osman Ateş, Asr-ı Saadette İslam; Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim Ve Hanifilik, s.117; Epstein, Judaism, s.162.)

Kur'an'da geçen namaz vakit sayısı 3 olmasına rağmen 5 vakit kılınıyor olması zamanla putperest döneme dönüldüğü şüphesi taşımaktadır.
Aynı şekilde abdest de putperestlerde vardı. Cünup olunca boy abdesti alırlardı.
(İbn-i habib, Muhabber, s.319; Halebi)

3- Oruç

Güneş kültüne sahip putperestlerin ibadetlerinden biri de oruçtur. Namaz vakitlerini güneş zamanlı ayarladıkları gibi oruçlarını da güneşin doğuş ve batışına göre ayarlarlardı.

Orucun başlangıcı bile İslamiyet'teki gibi ay'a göre tespit ediliyordu. Tıpkı, bugünkü müslümanlar gibi, ay'ı görmek için gözetleme heyetleri bile kuruluyordu. (Hayrullah Örs, Musa Ve Yahudilik, s.409)

İslamiyet öncesi arap paganlarının ilginç gelenekleri vardı. Bunlar Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç tutarlar, Mekke'ye Hacca gidip Kabe'nin etrafında yedi kez dönerler, "Kara Taş" ı ( Hacerül Esved) kutsal sayar onu öper ve günde dört veya beş vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan taşlarlardı.
( Is Allah the Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam, Beliefs And Observances, Caesar E. Farah)

“Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı..”
(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.)

Sabiilik, yıldız kültüne sahip bilinen en eski pagan dinidir. İlginçtir ki Sabiiler de 3 vakit namaz kılar ve 1 ay oruç tutarlardı. Farz orucun dışında nafile oruçlara da sahiptiler.İbn Nedim, El Fihrist, s. 442-445)

Kur'an'da önceki toplumlarda da orucun olduğu yazılıdır:

Bakara-183. Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.

Eski Çağ dinlerinde, özellikle, rahiplerin Tanrılara yakınlaşmaya hazır olmalarını sağlamaya yarayan bir yoldu. Helenistik Dönemin inançlarına göre, Tanrılar bir takım kutsal öğretileri ancak oruç tutan kişilere vahiy yoluyla gönderirlerdi. Bazı eski kültürlerde ise oruç, öfkelenen Tanrıları teskin etme gibi amaçlara yönelikti. Sibirya Tungu şamanları ise, ruhlarla ilişki kurabilmek için oruç tutarlardı.

Bütün dinlerde, belirli zamanlarda oruç tutma geleneği vardır. Budha rahipleri, gene belirlenmiş günlerde oruç tutarak günahlarını itiraf ederek, arınacaklarına inanırlar. Hindistan’da Sadhular gene günahlarından arınmak için oruç tutarlar. Çin’de göksel Yang ilkesinin başlamasından önce belirli bir süre oruç tutulur.

4- Hac ve Tavaf

Önce Diyanet forumdan bir alıntı yapalım:

ÇEŞİTLİ DİNLERDE HAC

Hac ibadeti pek çok toplumda bulunmaktadır. Japonlar, ataları Güneş'in, bir gün, hâlen kendilerinin üzerinde ikamet ettikleri adaya inip çevrede dolaştıktan sonra tekrar göğe hareket etmiş olduğunu düşünürler. Atalarının kendilerine bahşetmiş olduğu bu şerefin hatırası olarak Japonlar, yaya olarak aynı güzergâhı izlerler ve bu onların haccı olmaktadır.

Hindistan'ın Hinduları başka bir hac telakkisine sahiptirler. Tanrı görülmediğinden, O'na tazimde bulunmak için ilâhî yaratıcı gücün en büyük tezahürlerinin ortaya çıkmış olduğu yerleri, ziyaret etmek gerekir. Ganj, en önemli nehirdir, tâ Himalayalardan Bengal Körfezi'ne kadar kıtayı sular ve hattâ denize açıldığı bir kayadan çıkan Ganj'ın kaynağını ziyaret etmek için yolculuk yapmak Hinduların en önemli haccıdır. Ganj, Alfahabad yakınında, diğer bir büyük nehir olan Jumma ile birleşir ve bu birleşme yerinde bilhassa ay ve güneşin tutulmaları gibi özellikle önemli vakitlerde yıkanmak da, Hindu dininin en büyük haclarından biridir.

Gotama Buda, kendi dinin vahyini bir yabani incir ağacı altında almış olmakla meşhurdur. Önce bu ağacı, sonra da bu kutsal ağacın eskiden varolduğu yeri ziyaret etmek Budistlere göre haccın konusunu oluşturmuştur ve oluşturmaya devam etmektedir. Bir dinin ermiş kurucusunun doğum yeri, onun defnedildiği yer, bir mu'cizenin meydana geldiği yer, çeşitli toplumlara göre yeryüzünün farklı bölgelerinde hac yapılmasının sebeplerini oluştururlar.

İslam öncesi Araplar'da Kabe putperestlerin en kutsal mabediydi ve bölge halklarının hac mekanıydı. Kabe eldeki kanıtlara göre İbrahim peygamber tarafından yapılmamıştır, yaklaşık MÖ800 lü yıllarda yapıldığı bilinmektedir. Ayrıca Kabe hiçbir zaman yahudiler ve hristiyanlar tarafından kutsal sayılmamıştır. Tevrat ve İncil'de Kabe ile ilgili tek bir ayet dahi olmaması bunu kanıtlamaktadır. Kabe MÖ 800 lü yıllardan sonra putperestler tarafından "Allah'ın evi" olarak anılmaya başlanmıştır.
(A Guide to the contents of Quran Faruq Sherif, Reading, 1995, pgs. 21-22., Muslim)

Putperestler Kabe etrafında 7 kez tavaf yaparlardı. Kureyş dışından gelen Bedevi putperestler tavafı çıplak olarak yaparlardı. Putları ziyaret, Hacerül Esved taşına el sürme ve öpme, Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelme, şeytan taşlama hac ibadetinin en önemli ritüellerindendi.

Putperestlerin hac sırasında hep bir ağızdan yaptıkları telbiye de aynen şöyleydi:

Lebbeyk allahümme lebbeyk.
La şerike leke illa şerikun huve lek.
Temlikuhu ve ma-melek

5- Kurban ve Adak

Kurban Hinduizm'de çok önemli bir yere sahiptir. Tanrılara sunulan her şey kurbandır. Hinduizm'de yaygın olan kansız kurbanlardır. Ancak yaz ve kış gün dönümleri münasebetiyle kanlı kurbanların da Tanrılar'a sunulduğunu görmekteyiz. Bu kanlı kurbanların en büyüğü ve özel bir tören gerektireni "Soma "kurbanıdır. Soma'da keçi ve inek gibi hayvanlar kurban edilir.

Tanrıların öfkelerini teskin etmek maksadıyla sunulan bu kurbanların yanında özel hediyeler de Tanrılar'a sunulmuştur.Hinduizm'de sunaklarda en iyi hayvanların kurban edilmesi ve etlerinin iyi kısımlarının yine burada bulanan ateşlerde yakılma geleneği vardır. Hinduizm'in bir özelliği de ölmüş kişiler için kurban kesme şartını getirmiş olmasıdır.
Hinduizm'e göre, ölüler kurbansız aç kalırlarmış.

Eski çağlarda insan kurban edilmesi, bir nevi temizlenme ve sihir vasıtasıydı. Ailenin ilk çocuğu Tanrı'ya ait kabul edilir ve kurban edilmesi gerekirdi. Mısırlılar ise köpek başlı olarak tasvir ettikleri insanlara "Ani" diyorlar ve onları "Ay Tanrısı"na kurban olarak sunuyorlardı.

M. Eliade, Anadolu'da özellikle ilk çağlarda hasat mevsimi dolayısıyla yapılan insan kurbanı ve kafa kesme ayinlerine örnek olarak Frigyalılar'ı ele alır. Frigyalıların yüzyıllar önce hasat zamanında insanları, başlarını kesmek suretiyle kurban ettiklerini, hatta elde mevcut delillere göre, o zamanlar bu âdetin Doğu Akdeniz'in her tarafında yaygın olduğunu kaydetmektedir.

İslam öncesi Arapların da eski dönemlerde Sabah Yıldızı'na daha doğmadan büyük bir acele ile insan ve beyaz deve kurban ettikleri, yine önemli putlardan Uzza'ya oğlanlarla, kızların ve esirlerin de kurban edildikleri ileri sürülmektedir. Yakın dönemde ise insandan vazgeçilmiş, hayvan kurbanına geçilmişti.

Putlara özel kurban kestikleri gibi genelde Safa ve Merve tepelerine dikilmiş kayadan putlara kurban keserlerdi. Bu kayaların bir İsaf diğeri Naile adlı puttu. İsaf ve Naile iki sevgiliydi ve Kabe’nin kutsallığını kirlettikleri için öldürülmüş, daha sonra efsaneleşerek kutsallaştırılmışlardı.

Araplar, putlara adak da adarlardı. Dilekleri gerçekleştiğinde, önemli işlerinde ve uzun seyahatlerinde adak keserlerdi. Adaklarının çoğu da ilk çocuklarının erkek olması içindi.

6- Sünnet


Sünnet, yazılı tarihten önce başlamıştır. Antropologlar sünnetin başlangıcı hakkında görüş birliğine varamamıştır. Sünnetin tarihini M.Ö. 15.000 yıllarındaki taş devrine kadar götürenler varsa da antropolog Ashley Montagu’nun da savunduğu gibi 6.000 yıl önce antik Mısır’da sünnetin varolduğu kesinleşmiştir. Eski mısır piramitlerinde bulanan bazı mumyaların sünnetli oldukları görülmüştür. Tarih boyunca mısırlılar, Yahudiler ve Babillilerin sünnet adetine sahip oldukları tespit edilmiştir.

Sünnet pagan geleneğinin tek tanrılı dinlere uzantısıdır.
İslam öncesi putperestler de sünnet adetine sahiptiler. Putperest Araplarda hem kadın hem de erkekler sünnet edilirdi. Erkeğin sünneti için "hıtan" kadınların sünneti için "hafd" kelimesini kullanmaktaydılar. Ancak "el-hıtanan" ifadesi sünnet edilen yer anlamına hem kadın hem erkek için müşterek kullanılırdı.
Hadislerde Muhammed’in, halifelerin ve ashabın sünnetinden bahsedilmemesi, onların zaten putperest adeti gereğince sünnetli olduklarını gösterir.


Kadın sünneti sadece putperest Araplarda değil, eski Mısırlılarda da mevcuttu. Mısır’da yapılan arkeolojik kazılarda bulunan bazı kadın mumyalarının sünnetli olduğu belirlenmiş, kadın sünnetinin nasıl yapıldığı M.Ö 1600’lü yıllardan kalan duvar resimlerinde detaylı bir şekilde tasvir edilmiştir. Bu, kadın sünneti geleneğinin kökeninin çok eski çağlara dayandığının göstergesidir ve sünnet geleneğinin tarihinin tek tanrılı dinlerden daha eski olduğunu, asıl olarak bir pagan geleneği olduğunu, tek tanrılı dinlere pagan toplumlardan geçtiğini gösterir.

BM istatistiklerine göre bugün dünyada 130 milyon kadın ve kız çocuğu sünnetli.
Kadın sünneti esas olarak, Afrika kıtasının orta şeridinde yer alan 30 Afrika ülkesinde uygulanıyor. Bu bölgedeki kadınların neredeyse tamamı sünnetli.
Sünnetsiz kadınlar aşağılanıyor, pis ve fahişe olarak suçlanıyor. Umman, Yemen, Birleşik Arap Emirliği’nde, Endonezya ve Malezya’nın bazı bölgelerinde, Kuzey Irak’ta bazı Kürt bölgelerinde yaşayan kadınlar arasında da daha az oranlarda olmakla beraber sünnet geleneği yaşatılmakta. Bunların içinde Müslüman, Yahudi ve Hristiyanlarla birlikte çok tanrılı din inanırları da var.


Tıpta erkek sünnetinin az da olsa bir yararına değinilse dahi kadın sünnetinin hiçbir yararı olmadığı, kadının cinsel isteğini öldürdüğü, ölüm ve yaralanmalara neden olduğu biliniyor. Buna rağmen bu ilkel, çağdışı adet ısrarla sürdürülmekte, hem de Allah’a, ilahlara dayandırılarak.

7- Takı, tütsü ve büyüler

Putperest toplumlarda şans, uğur ve hayır getirmesi için birtakım taş ve takılar kullanmak adettendi. Kendilerini kötü ruhlardan, cinlerden, nazardan koruması için çeşitli nesneleri vücutlarına, boyunlarına takar ya da üzerlerinde taşırlardı.

Büyü günümüzde de süregelen ilk çağ pagan ritüellerinden biridir. Sıradan insanlarda bulunmayan gizli bir gücün sahibi olmak, düşmanlarını, rakiplerini altetmek, aşk ve cinsellikle ilgili isteklerine kavuşmak amacıyla çok çeşitli büyü yöntemleri uygulanırdı.

Tütsü ise arınma, temizlenme, kötü ruhları ve cinleri kovma amacıyla paganların okült seremonilerinde, Antik Yunan'da, Hitit Uygarlığı'nda, Babil'de, Firavunlar dönemi Mısır'ında, Roma İmparatorluğu'nda, Hindistan, Tibet ve Japonya'da çok eski zamanlardan beri kullanılmaktadır.

Tek tanrılı dinlerde bunlar yasaklanmış ve günah sayılmışsa da değişik versiyonlarla sürdürüldüğü bir gerçektir. Örneğin muskalar, ayet yazılı kağıtların evlere, arabalara asılması, hastalığa ve nazara karşı okuyup üfleme, nazar boncukları, mum yakma vb.

8- Telbiyeler, İlahiler, şiirler

Putperest toplumlar ayinlerinde telbiyeler, ilahiler söylenirdi.
Cenaze törenlerinde ağıtlar yakılır, naatlar okunurdu.
Örneğin eski Mısır’da ölü evinden kadınlar sokaklara çıkar dövünerek ölüye ağıtlar söylerlerdi. İslam öncesi Araplar da telbiyeler, ilahiler, şiirler çok önemliydi.
En beğenilenleri Kabe’ye asarlar, putları için okurlardı.
İslam öncesine ait ne varsa yakılıp yokedildiği için ne yazık ki bu kültürden elde çok az bilgi kalmıştır. Bunlardan biri de “Yedi Askı” denilen şiirlerdir.

9- Sembol ve Dövmeler

Pagan inançlarda dilin sembollerle kullanılmasına yoğun olarak rastlanılır. Hemen hemen her pagan toplumda çeşitli semboller mevcuttur. Pentagram denilen beş köşeli ters yıldız en ünlüleridir.

Dövme de pagan toplumlarda sıkça kullanılan bir sembol yöntemidir. Hintliler, Japonlar, Amerika Yerlileri ve Afrika'daki bazı kabileler dövmeyi bir süs olarak yaparlarsa da pek çok toplumda dövmenin hastalıklara ve kötü ruhlara karşı koruyucu bir tılsım olarak uygulandığı, bireyin toplumdaki konumunu (köle, efendi, ergen, işçi, asker) vurgulamak için kullanıldığı bilinmektedir.

Dövme yapma geleneği hayli eskidir. İ.Ö 2000'lerde Eski Mısır toplumunda dövmenin yapıldığı mumyalardan anlaşılmıştır. Mısırlıların dışında Britonların, Galyalıların ve Trakların da dövmeleri vardı. Eski Yunanlılar ve Romalılar, "barbarlara özgü bir uğraş" saydıkları dövmeyi suçlular ile kölelere yaparlardı..

Hun kurganlarında çıkan cesetlerde son derece kıvrak çizgilerle ve dekoratif bir anlayışla yapılmış düşsel yaratıklar ve koç figürlerinden olusan dövmeler görülmektedir. Dinsel-büyüsel kaynaklı bu dövmelerin is olduğu ihtimali ve deriye şırınga edilmesi ile oluştuğu düşünülmektedir. Hunlara ait Pazırık kurganında bulunan bir başkana ait cesetten anlaşıldığı üzere Hunlarda asil ve kahraman kişilerin dövme yaptırabildiği, daha sonraları Kazak ve Kırgızlarda da devam eden bu geleneğin yine kahramanlık niteliği taşıyan bireylere uygulandığı bilinmektedir.

İlkel topluluklarda dövme yapılırken törenler düzenlenir. Dövmeyi yapan kişi birtakım dinsel ve büyüsel kuralları yerine getirmek zorundadır.

Sonuç:

Buraya kadar anlattığımız putperest adet ve ibadetleri konusunda sanırım herkes hemfikirdir. Müslümanlar da putperestlerin bu ibadetlere sahip olduğunu reddetmez. Bilmeyenler de inceleyip araştırdıklarında doğruluğunu göreceklerdir. Bunlar din derslerinde, din kitaplarında pek anlatılmadığı için sanılır ki Kur'an'da yazılı olanların tümü Muhammed peygamber tarafından getirildi. Görüyoruz ki İslam'ın ve Kur'an'ın getirdiği yeni birşey yok. Zekat ve sadakaya varana kadar hepsi putperestlerde mevcut. Putperestlerde olmayanlar da Yahudilerde var. Peygamberlik, melekler, kıyamet, ahiret, cennet, cehennem gibi..

Bu durumda putperestlikle tek tanrı dinlerindeki ortak ibadetleri nasıl açıklayacağız?
Örneğin İslam dininin ibadetleri ile İslam öncesi Arap putperestlerinin hemen hemen aynı ibadetlere sahip olmasının sebebi nedir?

Dinlerden özgür düşünenler bu durumu dinlerin evrimine bağlar. Totemizmle başlayan ilkel dinler daha sonra ruhçuluğa ve putataparlığa, çok tanrılı dinlere ve sonunda da tek tanrılı dinlere evrilmiştir. Geçiş yapan toplumların önceki inançların etkisiyle eski adet ve ibadetlerini kısmen değiştirerek de olsa sürdürdükleri görülmüştür.

İslam'ın kurucusu Muhammed'in yeni hiçbir şey getirmediği, Kur'an'da yazılı olanların tümünün putperestlerden ve Yahudilerden derleme, toplama olduğu gerçeği karşısında İslamcı görüş ve inanış:
Dinlerin evriminin doğru olmadığı, İslam'ın Adem'den itibaren varolduğu, değişik adlarla da olsa peygamberlerin daima İslam'a çağrı yaptıkları, namaz, oruç, hac, zekat, kurban, sünnet vb. ibadetlerin başından beri olduğu ancak toplumların zamanla İslam'dan saparak putlar ve ilahlar edindikleri, İslam'dan miras aldıkları ibadetleri bu putlara ve ilahlara yaptıkları şeklindedir.

Örneğin büyük çoğunluğu müslüman olan Türk toplumunun zamanla İslam'dan saptığını, putlar edindiğini ve Allah'a ilaveten ay tanrısı, güneş tanrısı vb. ilahlara taptığını ama namaz kılmaya, oruç tutmaya, hacca gitmeye, zekat vermeye, sünnet olmaya devam ettiğini düşünelim.
Bu mümkün müdür?

Ya "Tanrı denmez Allah denir" diye ısrar eden zihniyet, Allah ismi Adem'den beri var ise Sümer'de, Mısır'da, Hind'de, Çinlilerde, Türklerde, Yahudiler'de, hristiyanlarda "Allah" isminin unutulmasını ya da yokedilmesini ama Arap putperestlerince korunmasını nasıl izah edebilir?
Her toplumun kendi dilinde "Allah" a karşılık gelen bir isme sahip olduğu şeklinde mi?
Yani Eloha, Brahma gibi..
Öyleyse ne diye Tengri'ye, Tanrı'ya karşı çıkarlar?
Etiketler :adetler , ibadetler , pagan , putperest , tabular
pante
25 Ekim 2009
10:54
Yorumlar :0
0 fav
 
 
 
 

MUHAMMED'DEN ÖNCE

 

BİLİM VE FELSEFEDEN DERLEMELER

 

Mucize uydurma uzmanları, birçok konunun ilk kez Kur'anda yazıldığını, ondan önce hiç bilinmediğini iddia ederler. Yağmuru, rüzgarı, arıyı, böceği dahi Kur'an'a malederler. Bu başlıkta Antik çağ filozof ve bilim adamlarının derlemelerine yer vereceğiz. İlki Galileo'nun Buyruğu kitabından:

LUCRETİUS- Atomların Kalıcılığı ve Evrenin Yapısı

Titus Lucretius Carus (MÖ yaklaşık 94-50) kendisinden 250 yıl önce yaşamış olan Yunanlı filozof Epikuros’un atom kuramını açıklayan lirik bir şiir yazmıştır. (MÖ yaklaşık 60) Bu olağanüstü bir başarıydı. Bilim konusunda bir akıl yürütme ilk defa şiir dizelerinde bu denli mükemmel ortaya konuyordu. Atomlardan oluşan bir dünya görüşü pek değişmeden 1900’lere kadar yerini korudu. Bütün maddelerin bölünemeyen en küçük parçacıklardan oluştuğunu savunan bu görüş Einstein öncesinin temel maddeci görüşüydü.Aşağıdaki şiirde Lucretius, klasik fiziğin temel öğretisi olan, maddenin yoktan yaratılamayacağı ve yok edilemeyeceği iddiasını dile getirmektedir. Lucretius’un bu denli ustalıkla ifade ettiği öğreti o devirden bu yana değişim geçirerek şu şekli almıştır: Madde enerjiye, enerji de maddeye dönüşebildiği halde, varolan toplam madde ve enerji ne arttırılabilir ne de azaltılabilir.

Birinci ilkemiz şu olacak konuya girerken:
Hiçten hiçbir şey yaratılamaz tanrısal güçle
Ölümlülerin bunca korkuya kapılmaları
Yerde ve gökte tanık oldukları olaylara
Gözle görülür bir neden bulamamalarındandır
Kolaydır tanrının istemiyle açıklamak bunları
Hiçten bir şey yaratılamayacağını kavrayınca
Daha açık seçik göreceğiz önümüzdeki yolu
Nasıl oluştuğunu ve var olduğunu
Bir kere yoktan yaratılsaydı varlıklar,
Her tür, her kaynaktan doğardı; tohum olmazdı
İnsan denizden çıkardı, pullu balık topraktan
Ve kuşlar gökten türerlerdi durup dururken.
Sürüler, kuytularda üreyen yabanıl hayvanlar,
Ekili ya da çorak toprakları doldururlardı.
Aynı ağaçlarda bitmezdi hep aynı yemişler,
Elbet değişirlerdi, her ağaç her yemişi verirdi.
Kendine özgü doğurgan gövdelerden oluşmasaydı
Neden hep varlık doğsundu aynı tür anadan?
İmdi, her varlık özel tohumundan oluştuğundan
Ancak uygun dokunun, uygun atomların bulunduğu
Yerden doğar güneş-ışıklı dünyaya.
Bu yüzden her şey rasgele doğamaz her şeyden,
Özel gücü özündedir doğumunu hazırlayan.

Neden baharda açar gül,ekin olgunlaşır yazın?
Ve üzüm neden büyüsüne kapılır güzün?
Özel tohumları elverişli anda toparlanmayınca
Ortaya çıkıp, varlıklar gelişmeseydi,
Dirim başlayan toprak en uygun mevsimde,
Onları korunmasız sürer miydi ışıklı dünyaya?
Hiçlikten doğsalardı, zaman gözetmeden
Olmadık aylarda ürerlerdi elbet, ansızın;
Mevsimlerin hışmıyla doğurgan bileşimleri önlenen
İlksel gövdeleri olmadığından.

Dahası, serpilmeleri de belli bir süreyle
Belirlenemezdi, tohumun birikimi için gereken.
Bebekler birdenbire büyüyüverir,
Ağaçlar dilenildiğinde bitiverirdi topraktan.
Ama öyle değil doğanın yasası biliyoruz.
Doğada usul usul gelişir varlık,
Kendine özgü yapıyı taşıyarak tohumundan,
Kendine özgü maddesiyle çoğalır ve beslenir,
Dahası da var: çıkagelmezse mevsim sağanakları,
Veremez yüzgüldürenekini toprak
Besinsiz kalınca da üreyemez hayvanlar
Ve sürdüremezler dirimlerini.
Atomları yadsıyan kuramın tersine,
Ortaktır çoğu öğeler varlıkların genelinde,
Tıpkı ayrı sözcüklerdeki harfler gibi.

Düşünelim: Neden öylesine kocaman yaratmamış doğa
Ki yürüyerek geçememiş insanlar okyanusu?
Elleriyle devirememişler dağları,
Ve sürdürememişler yaşamlarını kuşaklar boyu?
Çünkü varlık, doğumu için özel doku ister
Kendi yapısının niteliğini belirleyen,
Demek ki hiçbirşey oluşamaz hiçlikten,
Çünkü her varlık, dayanıksız havaya çıkmadan,
Kendi özel tohumundan döllenmelidir.

Son olarak görüyoruz ki işlenmemişten
Daha yetkindir işlenmiş topraklar ve
Emeğin değdiği yer, tatlı yemişlerden geçilmez.
Çünkü öyle tohumlar gizlidir ki toprakta
-sabanla alt üst ettiğimizde-
uyarırız verimliliklerini onların. Yoksa
çabamıza gereksinmeden ulaşırlardı yetkinliğe.

İkinci ilke: kurucu atomlarına ayırır bileşikleri doğa
Ve hiçbir şeyi indirgemez hiçliğe.
Öğeler yok edilir nitelikte olsalardı
Yitip giderdi nesneler de birdenbire;
Bağlantıları koparmak ayırmak için parçaları
Güç harcamaya bile gerek kalmazdı. Ne ki,
Yok edilmez tohumlardan elde edildiğinden her şey,
Hiç birinin yitmesine göz yummaz doğa;
Çatlaklardan içeri sızıp çözüştüren
Ya da bir vuruşta yıkan bir güç olmadıkça.

Öz dokuları tükenen varlıklar, yeryüzünden
Silinebilseydi hepten, hangi kaynaktan türetirdi
Venüs, bunca çeşit canlıyı?
Nasıl
Sürerdi yaşam ışığına? Kendisine döndüklerinde
Nasıl bulurdu her keresinde toprak, türlerinin
Gelişmesi için gerekıen besinleri?
Nereden tazelenirdi deniz, ona kavuşan ırmak?
Esir nereden beslerdi yıldızları?
Zamanın uzun dilimi, karanlık geçmiş, elbet
Tüketebilirdi ölümlü gövdeleri, oysa
Sonsuz geçmişte, evreni durmaksızın yenileyen
Gövdeler süregelmişse, demek ölümsüzdür onlar;
Hiçbir varlık hiçliğe indirgenemez o zaman.


THALES - Evrendeki sudan Kuyudaki suya

Thales, MÖ 624 ila 545 yılları arasında yaşamıştır. Muhammed hazretlerinin Allah'ın kelamı diye yazdığı kitapta, Nisa/ 11-12 ayetlerinde bildirdiği miras paylaşımındaki basit oran hesabında yaptığı hata, daha sonra halife Ömer'in avliye-reddiye yöntemiyle düzeltilmişken; Thales, Muhammed hazretlerinden 1200 yıl önce Matematik alanında çığırlar açmış birisidir.

Sokrates öncesi dönemde yaşamış olan Anadolu'lu bir filozoftur. İlk filozof olduğu için Felsefenin ve bilimin öncüsü olarak adlandırılır. Eski Yunan'ın Yedi Bilgelerinin ilkidir. Elimize ulaşmış hiçbir metni yoktur. Yaşadığı döneme ait kaynaklarda da adına rastlanamaz ancak hakkındaki bilgiler Herodot ve Diogenes Laertios gibi antik yazarlardan edinilir. Bertrand Russell'e göre Felsefe Thales'le başlamıştır.

Eski dinler dünyayı sürü sürü tanrılar ve gizli güçlerle dolu bir yer haline sokmuşlardı. Thales, buna duyduğu tepki sonucu, yalın bir açıklama biçimi aradı. Böylece birci öğretisini kurdu. Bunun sayesinde evrenin tümünü hem ilk, hem evrensel, hem plastik bir elemanın değişinimleriyle açıkladı. Bu eleman su idi. Su, yaşamın temeliydi. Hayvanların tohumu sıvıydı. Besinler özsu haline indirgeniyordu. Fakat su yalnız başına yaşamın kaynağı değildi. Maddenin temeliydi. Su buharlaşınca havayı üretiyor, hava ateşi yaşatıyordu. Ateşten oluşan gökcisimleri, buna göre suyun bir yoğunlaşmasından ileri gelmekteydi. Gerçekten de yeni oluşan toprak her gün nehirlerin ağızlarında birikmekteydi. Bu gözlemler Thales'i evrenin tutarlı bir tanımına götürür; Evren tümüyle sudan oluşmaktadır. Bizim bildiğimiz dünya muazzam bir hava kabarcığından oluşmakta ve bu su niteliğindeki evrenin içinde yer almış bulunmaktadır. Tüm bu varlıklar, tanrıların keyiflerine göre değil de değişmez kanunlar uyarınca yönetilir ve Thales bunları, çok güçlü bir zorunluluk diye adlandırır.

Aristoteles'e göre Thales'in bu düşüncesi suyun, dünyadaki bütün hayat biçimlerine özsel olduğu gözleminden gelmiştir. Suyun katı, sıvı ve buhar hali olduğunu düşünürsek, Thales'in kuramı akıllıca bir deneme gibi görünmektedir. Her ne kadar hatalı olsa da, bu fikir tarihte kayıtlı ilk bilimsel hipotezdir, Thales büyük bir indirgemede bulunuyordu. İster metaller, ister dağlar, ister gazlar, isterse insanlar olsun dünyadaki bütün nesnelerin özellikleri tek bir nesnenin özelliklerine indirgenebilir. Yani eğer şeyleri yeterince öğütürseniz, yeterince küçük parçalar ayırır ve yeterince yakından incelerseniz, onların ne demir, ne taş ne de et olduğunu, fakat sudan ibaret olduğunu görürsünüz.

Eski Yunan bilginlerinden Kallimakhos'un aktardığı bir düşünceye göre denizcilere kuzey takım yıldızlarından Büyükayı yerine Küçükayı'ya bakarak yön bulmalarını öğütlemiştir. Aynı zamanda Mısırlılardan geometriyi öğrenip Yunanlılara tanıtmıştır. Bulduğu bazı geometri teoremleri şunlardır:

• Çap çemberi iki eşit parçaya böler.
• Bir ikizkenar üçgenin taban açıları birbirine eşittir.
• İki doğrunun kesişme noktasındaki ters açılar birbirine eşittir.
• Köşesi çember üzerinde olan ve çapı gören açı,dik açıdır.
• Tabanı ve buna komşu iki açısı verilen üçgen çizilebilir.

Thales’ten yüzyıllarca önce Sümer-Babil gökbilimcilerinin güneş ve ay tutulmaları hakkında bilgi sahibi olduğu bilinir. Thales MÖ. 585 yılında bir güneş tutulması olacağını gününü vererek bildirmiş ama ciddiye alınmamış. O gün geldiğinde Mede ve Lidya orduları savaş meydanında kapışmak üzereydiler. Ortalık kararınca şaşırıp durakaldılar. Güneş'in tutulmasını Tanrıların bir uyarısı olarak yorumladılar ve düşmanlıklarına bir son vererek barış imzaladılar. Thales’in bu başarısını şansla yorumlayanlar olduğu gibi, 18 yıl önce Mısır’da güneş tutulmasına rastladığını ve buradan hesaplayarak yeni tutulmayı tahmin edebildiği de söylenir. Tarihçi Aestus'a göre ise güneş ve ay tutulmalarının nedenini ilk olarak o göstermiştir.Topraksı nitelikteki ay, doğru çizgi üzerinde güneşin altında yer alınca, tutulma olayı meydana gelmektedir. Thales, ayrıca yılın süresini 365 gün olarak saptamış: güneşin (yaptığı devrin 720'de birine eşit olan) çapını ölçmüş; ekvatorun, dönencelerin ve kutup dairesinin varolduklarını bilmiştir. Bunun yanında ayın ışığının, güneşin aydınlığını yansıtmasından ileri geldiğini de söylemiştir.

Aristoteles’e göre yoksulluğundan dolayı ayıplanan Thales, filozofların isterlerse zengin olabileceklerini de kanıtlar. Kış günü olmasına rağmen o yazın bereketli geçeceğini öne sürer. Sonra da Miletus'taki bütün zeytin basmaklarını muhtemelen birinden borç alarak satın almış ve hasat umduğu gibi çıkınca büyük bir servet yapmıştır.

Platon, Thales'in bir gün yıldızları inceleyerek yürürken kuyuya düşüşüne dair bir hikaye anlatır. Güzel bir hizmetçi kız filozofun çığlıklarını duyup kuyudan çıkmasına yardım etmiştir; fakat Thales'e "" Daha sen bastığın yeri bile göremezken,nasıl olur da gökyüzünde olup bitenleri görebilirsin?" diye alay etmeyi de ihmal etmemiştir. Thales her zaman aval aval gökyüzüne bakarak dolaşan bir adam olmadığı, kuyuların düşülmeyecek ölçüde dar olduğu ve çevresinin çemberle yükseltilmiş olduğu bilgisinden hareketle bu hikayenin asılsız olduğu düşüncesi hakimdir.

Thales, aynı zamanda iyi bir siyasetçidir. Örneğin, İonya'nın Yunan kent-devletlerinin yöneticilerine; genişlemeci düşmanları Lidya'dan kurtulmanın tek yolu olarak siyasi bir birlik kurmalarını ve tek meclis çatısı altında birleşmelerini önermiştir. Bu bir konfederasyon düşüncesiydi ve tarihte bir ilkti. Yetkililer onu dinlemese de, aradan geçen bir asır onun önerisinin çok yerinde olduğunu kanıtlamıştır.

Günlerden bir gün Thales'e: Gel de bir mucize gösterelim sana, derler.Onu alıp dağın tepesindeki bir çoban kulübesine götürürler. Orada bir kısrağın doğurduğu aykırı bir yaratığı gösterirler: Başı, boynu, elleri bir çocuğun ki gibidir, bedeninin geri kalanı ise bir atınki gibidir. Oraya gidip de bu hali görenler başlarını çevirirler: "Böylesi bir mucize büyük felaketlerin habercisidir, tanrıların gazabını hemen yatıştırmak gerek”diye bağrışırlar. Ama Thales hiç istifini bozmaz, kısrağın sahibini bir kenara çeker. Gülümseyerek : "Sen istersen ötekilerin dediklerini yap. Ama benden sana öğüt: Kısraklarını bundan sonra bu denli genç çobanlara emanet etme.Ya da kadın bul onlara!" Kuşkusuz uydurma olan bu öykünün, Thales'in Yunan düşüncesindeki rolünü ve yerini bir imge ile çok iyi anlatmak gibi bir yanı vardır: O bu işte tanrıların eli olduğunu düşünmek yerine, sorunun akılcı bir açıklamasını yapmağa çalışmaktadır. Bu açıklamanın yanlış olmasının bir önemi yoktur. Önemli olan anormal bir olay karşısında doğaüstü güçler aramak yerine bilimsel nedenler aramaya yönelmektir.

Thales, Mısır’a gittiğinde tanrı Amon'un başrahibiyle ve firavun Amasis'le birlikte Büyük Piramid'i seyrediyormuş. Başrahip hükümdarının huzurunda bir yabancıyı güç duruma düşüreceğini düşünerek pek sevinmiş: "Bilin bakalım, bu piramidin yüksekliği ne kadar?" diye sorarak meydan okumuş. Thales asasını alıp tam piramidin gölgesinin bittiği yerde kumun içine dikmiş. Bunu yaptıktan sonra asayı, asanın gölgesinin uzunluğunu ölçmüş. Sonra bir taş parçasının üzerine yaptığı basit bir hesap işlemi, anıtın yüksekliğini meydana çıkarmış, 280 dirsek. Firavun bu bu hesaba çok şaşırmış.

Böylece Thales kendi adını taşıyan teoremi yani geometrik orantılar ilkesini bulmuş. Bu ilkeye göre Pareleller homolog orantılı doğru parçalarını iki sekant üzerinde keserler. Piramidin durumunda paraleller güneşin ışınlarıydı. Sekantlar ise sırasıyla asadan ve piramidin yüksekliğinden geçen çekül doğrultularıydı. Eldeki dört veriden ilk üçü (asanın gölgesi, piramidin gölgesi, asanın yüksekliği) bilinmekteydi: Orantıların sırrı sayesinde dördüncüsü de kolaylıkla bulunabildi.

Thales başka durumlarda da beceri göstermeyi bilmiş bu da onun zaman zaman ve yanlışlıkla," mühendis" olduğu kanısını uyandırmıştır Ayrıntıları iyice bilinmeyen koşullar yüzünden Krezüs, her zamanki düşmanları olan Medyalılara savaş açmış,Thales de onun genel karargahına gitmiştir. Ordu, suları kabaran Halys nehrinin kıyısına gelince durmak zorunda kalmıştır. Ama Thales bu soruna bir çözüm bulacaktır; Bulduğu yöntem çok ustacadır. Orduya ırmağın kıyısında kamp kurdurur, sonra nehrin yatağını değiştirmek üzere, kampın ardında bir kanal kazdırır .Son set de açılınca sular yeni yatağa dolar, dolayısıyla ordunun gerisinden akıp gider,ordu da ayaklarını bile ıslatmaksızın eski nehir yatağından karşı kıyıya geçer.

Bir tartışma sırasında :Ölümün yaşamdan hiçbir farkı yoktur" der.Tartışanlardan biri sorar: Neye yaşamı seçtin öyleyse? Thales'in yanıtı şudur: İkisi arasında hiçbir fark yoktu da ondan.Yine onun bilgece yanıtlarını dinleyelim:

- En eski olan nedir?
" Tanrı'dır ,başlangıcı yoktur çünkü"
- Ya en güzel şey?
" Dünya, Tanrı'nın işidir o çünkü "
- Ya en büyük şey?
" Uzay, herşeyi içerir çünkü"
- Ya en hızlı şey?
" Düşünce, her yere atılır çünkü"
- Ya en güçlü şey?
" Zorunluluk, herşeye boyun eğdirir çünkü"
- Ya en bilge şey?
" Zaman, herşeyi öğrenip meydana çıkarır çünkü"
- Ya en yaygın şey?
" Umut, hiç bir şeyi olmayan kimselerde bile kalır çünkü"
- Ya en yararlı şey?
" Erdem, herşeyi iyi kullandırır çünkü"
- Ya en zararlı şey?
" Kötülük, herşeyi bozar çünkü"

En güç şeyin kendini tanımak, en kolay şeyin başkasına öğüt vermek, az görülen şeyin zorba bir hükümdarın yaşlanmışı, mutsuzluğa kolayca katlanmanın çaresinin daha mutsuz düşmanlarının hallerine bakmak, erdemle yaşamanın çaresinin başkalarında görüp ayıpladığımız şeyleri yapmamak olduğunu söylemiş, mutlu olmanın sağlıklı, varlıklı ve yürekli olmaktan geçtiğini, güzelliğin fiziksel değil, karakter güzelliği olduğunu da eklemiş.

Thales'in birçok peygamberden çok daha fazlasını bildiğini, söylediğini görmekteyiz. Bir filozofun isterse zengin olabileceğini kanıtlamış. İsteseydi büyük bir peygamber olacağını da kanıtlayabilirdi mutlaka. Ama filozofları peygamberlerden ayıran en önemli fark, bilimcilikleri ve karakteristik yapılarıdır.

THALES'IN ÖLÜMÜ

Sizler, doksan koloni kuran
Miletoslu gemiciler,
açın yüreklerinizi,
susun ve dinleyin,
sizler,
ün salmış kişileri
bütün Akdeniz' in!
Sarılın küreklere,
hemen düşün yola
ve bütün yelkenler fora!
Biriniz önce Sinop' a
ordan da Pantikapaion' a,
ikinciniz İtalya' ya,
Sibaris ve Sirakusa' ya,
üçüncünüz çevirsin rotayı dosdoğru Mısır' a,
Nil Deltası'nda kurduğumuz
Naukratis' te oturan
dostlarımıza!
Vermek için tümüne
acı haberimizi:
Dört gün önce yitirdik
büyük Thales'imizi...
Ve siz tüccarlar,
kentimizle yalnız mal değil,
kültür alışverişi de yapan,
bizler gibi doğruya
ve gerçeğe tapan
doğunun saygın kişileri!
Sürün kervanlarınızı
dağlarla kaplı derinliklerine
Anadolu' nun,
yılmadan güçlüklerinden
hiçbir yolun,
ister Fırat ve Dicle üzerinden,
ister kıyıdan atlı ya da yaya varmak için
Pers Kralı' nın
oturduğu başkent Susa' ya!
Bildirin ordaki dostlarımıza
acı haberimizi:
Dört gün önce yitirdik
büyük Thales'imizi...
Zeytinin bol olacağını
daha kışın gören,
güneşin tutulacağı günü
çok önceden bilen,
gölgesinden piramidin
yüksekliğini ölçen büyük matematikçi,
astronom ve fizikçi,
derin filozof
ve yeryüzünün
en bilge kişisi
Thales'imizi yitirdik.
O öldü, yakıldı ve gömüldü,
biz ise irkildik.
Yas tutarak tam üç gün
onu dün sessiz dillerimiz,
titreyen ellerimiz
ve dik başlarımızın
üstünde taşıyarak
Miletos' un en yüksek tepesinde
yığdığımız odunların üstüne yatırdık.
Saygıyla bütün bedenini yağladık,
güzel kokular ve çiçeklerle bezedik
sonra karşısında
el bağladık
ve uzun uzun ağladık.
Çıkan alevlerle ününü
yıldızlara yolladık,
arta kalan külünü
bir vazoda topladık
ve Lade Adası'nın açıklarındaki
en derin mavi sularına bıraktık
uçsuz bucaksız Ege' nin
geri vererek onu
ilk neden dediği
o tanrısal SU' ya.
her şeyin çıkıp da
yine geri döndüğü
yaşam saçan kaynağa...
Anası Fenikeli,
babası Karyalı'ydı,
ama o,
Miletos yurttaşı,
İyonya diliyle okur yazar,
tam bir İyonya'lıydı.
İşte bu açıdan kentimiz
Ephesos' la birlikte
Helen dünyasında tektir,
insanların birleşmesine,
kültürlerin kaynaşmasına
en güzel örnektir.
Örneğin
Atina ve Sparta' da gördüğümüz
hep ilkel,
savaşçı ve ırkçı olan
bir sosyal yapıdır,
ama Miletos' taki
gelişmiş, barışçı
ve dört yönde
bütün ırklara açık
evrensel bir kapıdır.
Evet,
kadınlarımız
Atina' da güzellikleriyle ünlü,
ama çoğu,
onların erkeklerinden
daha kültürlü.
Ustamız öldü ama,
insanlarımız bilgiye doyamıyor
susuzluğa, kanamadı, kanamaz!
Kurduğumuz uygarlık kapısı
hergün daha çok açılıyor,
hiç kapanmadı, kapanamaz!
İşte,
daha bugünden
duyuluyor adımlarının sesi,
ak mermerli sokaklarında Miletos'un
ak giysiler içinde yürüyen Anaximandros'un,
götürerek yanında
- şaşkın gözleri,
kesik nefesi
coşkuyla kendini dinleyen, derin düşünceli,
pırıl pırıl genç Anaximenes' i.
Ölçercesine evrenin
başını ve sonunu anlatıyor ona
sonsuzluk kavramı âpeiron'u.
Ama öğrencisi,
Thales'i bile aşmak istercesine,
ilk neden SU'yun yerine
daha canlı neden HAVA' yı koyuyor
ve kafasında gerçeğin dibini oyuyor:
"Doğa ölü durumların değil,
canlı süreçlerin
canlı birlik içinde
toplamıdır,
nicelikteki
seyrelme ve yoğunlaşmadan
hep yeni nitelikler
oluşur"
diyor.
Ve böylece Miletos' ta
ulu bir güneşin sönüşünden
iki ulu güneş birden doğuyor,
ve ilk felsefe okulu
İyonya' da kuruluyor.
Ustamızı çok sevdik,
ama onu aşacağız,
bilgiyle dolup taşıp
hep gerçeğe koşacağız.
Ey, korku tanımaz denizciler,
en içten başarı dileklerimiz size,
açılın gemilerinizle
Ak- ve Karadeniz' e!
Ama yelkenleriniz
kara değil, ak olsun!
İyonya'dan
fışkıran
kültür ışınlarından
yüreklere yas ve tasa değil,
doğa sevgisi
ve yaşam sevinci dolsun!
Hiç yenilmeden güçlüklere
yayılsın durmadan her yere
yedi bilgenin
en bilgesi
Thales'imizin felsefesi,
Miletos' ta doğan
ve dipsiz dinsel inançların
karanlığını
ışığıyla boğan
aklın yüce melodisi
ve onu yaratan
doğanın derin armonisi!

Dinçer Yıldız


HİPOKRAT Andı'ndan çorbaya düşen sineğin kanadına

Mikroplar, bakteriler, bulaşıcı hastalıklar ve hastalıkların tedavisi ile ilaçlar konusunda 7. yüzyılda yazılmış Kur’an’da tek kelime geçmez. Hadislerde de erken dönem İslam’ında hastalıklarla ilgili konularda bir bilgiye ve uygulamaya rastlanmaz, bulaşıcı hastalığın reddedildiği görülür. Çorba kasesine düşen sineğin zarar vermemesi için diğer kanadının da çorbaya batırılması hadisi ise ilginçtir.Tıbbın, biyolojinin tarihçesine baktığımızda ise İslam’dan binlerce yıl önce büyük gelişmelere şahit oluruz.

Eski Mısırlılar döneminde (MÖ. 3400-2450), yağmur sularını toplamak ve lağım sularını akıtmak için kanallar, arklar ve borular yapılmıştır. Eski krallık devresinde başlayan bu tür çalışmalara yeni krallıklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildiğine rastlanılmaktadır. Bu tarihlerde bazı sağlık kurallarının konulduğu ve bunlara titizlikle uyulduğu papirüslerden anlaşılmaktadır. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastalıklardan ve muhtemelen, sığırlardaki sığır vebasından bahsedilmektedir. Bunların sağaltımı için hayvanların kendi hallerine bırakılması ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaraların sağaltımında taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanılabileceğine dair bilgiler bulunmaktadır. Bu papirus, o devirlere ait bazı önemli tıbbi bilgiler de vermektedir. Heredot 'un eserlerinde, Mısırlıların tuzu antiseptik olarak kullandıkları belirtilmektedir.

Babil döneminde (MÖ. 768-626), sağlık kurallarına dikkat edildiği, hastalıkları önlemek ve sağaltmak için bazı ilaçların kullanıldığı, bu konulara değinen 800'den fazla tabletten anlaşılmaktadır.

Hindularda büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamanında hayvan hastanelerinin kurulduğu ve tarihi yazılarda tedavi ile ilişkili bazı bilgilerin bulunduğu açıklanmıştır. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kurulduğu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) doğal ve doğa üstü olarak 120 hastalık bildirilmiştir. Bu dönemde, malaryanın sinekler tarafından bulaştırıldığı bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi gereğine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunların yanısıra, çocuk bakım ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adlı sanskritte de insanları çiçeğe karşı aşılamada kullanılan yöntemler bildirilmektedir.

Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazılan "Materia Medika" adlı kitapta kan dolaşımına ait bilgiler verilmekte, dolaşımın kanın kontrolünde yapıldığı, kanın sürekli ve günde bir defa dolaştığı bildirilmektedir. Ayrıca, kitapta, akupunktur ve nabız hakkında da bazı bilgilere yer verilmiştir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastalıkları bilinmekte ve bunlara karşı bazı önlemlerin de alınmakta olduğu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asırda haşhaşın ağrı kesici olarak kullanıldığı da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanılan hastalıklar ve bunların sağaltım yöntemlerini "Dış Alemlerin Sırları" adlı eserinde 40 bölümlük bir yazıda toplamıştır. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanındığı ve bazı önlemlerin alındığı bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastalıkların nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile dişi ve olumlu öğe olan Yu 'nun arasındaki düzenin bozulmasına bağlanmaktadır.

Eski Yunan’da MÖ. 1850-1400 yıllarında bazı sağlık kurallarının konulduğu, ventilasyona dikkat edildiği, ark ve kanalların açıldığı, mabetlerin ve yerleşim yerlerinin kaynak su ve ağaçlık yerlerde kurulmasına özen gösterildiği anlaşılmaktadır. Tıp ve biyoloji ile ilgili olarak yazımızda ele alacağımız örnek kişi, tababet ve tedavinin kurucusu ve tıbbın babası sayılan Hipokrat olacak.


Hipokrat (Hippocrates) İsa'dan önce 460 yılında bugün Yunanistan'a bağlı olan Kos adasında doğmuştur. Hekim Heraklides'in oğludur. Yaşadığı dönem san’atçı ve entellektüellerin ilk kez gerçeği aradıkları zamanlar olan Yunan döneminin altın çağıdır.
Dönemindeki inanışın aksine hastalıkların olağanüstü güçlerden ve tanrıların gazabından kaynaklandığına inanmamış, her hastalığının fiziksel ve gerçekçi bir açıklaması olduğunu düşünmüştür. Çalışmalarını gözlemler üzerine oturtmuş, tıbbı bilim ve san’at haline getirmiştir.

Hipokrat, zatürree ve çocuklardaki sara hastalığının belirtilerini ilk tanımlayan hekimdir. Yine düşünce ve duyguların kalpten değil, beyinden kaynaklandığı bilgisini ortaya koyan ilk kişidir.

Halk sağlığı ve hastalıkları konusunda 7 cilt kitap yazmış ve bunlarda sıtma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciğer veremine ait bilgilere yer vermiştir. Tıp alanına deneysel yöntem, gözlem ve araştırma prensiplerini getirmiş olan Hipokrat, hastalıkları vücüdun vital sıvılarındaki bozukluklara bağlamış ve hastalıkları akut, kronik, epidemik ve endemik olarak sınıflandırmıştır. Ayrıca, yaraların sağaltımında kaynatılmış su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tırnaklarını temizlemelerini, yaraların etrafına bazı ilaçların sürülmesi gerektiğini de vurgulamıştır. Bilgin, hastalıkların topraktan çıkan fena hava ile su, yıldız, rüzgarların yönü ve mevsimlerin etkisiyle oluştuğuna da inanmıştır (miasmatik teori). Hipokrat, aynı zamanda, 4 element (ateş, hava, su, toprak), 4 kalite (sıcak, soğuk, nem, kuru) ve vücudun 4 sıvısı (kan, mukus, sarı safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermiş, bunları ve birbirleri ile olan ilişkilerini açıklayan görüşler getirmiştir. Senenin çeşitli mevsimlerinde ısının ve nemin değişmesinin hastalıkların çıkışında önemli rol oynadığını da savunmuştur.

San’atını icra etmek üzere tüm Yunanistan’ı dolaşmış, Kos adasında bir tıp okulu kurup düşüncelerini öğretmiştir. Öğretisi genelde etik (ahlaki değerler) ağırlıklıdır. Bu etik boyut, Hipokrat andında da açıkça görülmektedir.

Bilimsel tıbbın kurucusu olan büyük hekim MÖ 377 yılında ölmüştür. Yetmişi bulan çalışmaları daha sonra kitap haline getirilmiş ve 18.yüzyıla kadar tıpta klasik kitap olarak 20 asırdan uzun bir süre kullanılmıştır.

2400 yıldan beri mesleğe adım atan tüm hekimlerin değişik şekillerini okuduğu Hipokrat Yemini; sanılanın aksine Hipokrat’ın bizzat kendisi tarafından değil, büyük olasılıkla oğlu veya öğrencilerinden biri tarafından İsa'dan önce 5. yüzyılda yazıya dökülmüştür.

HİPOKRAT ANDI

Hekim Apollon Aesculapions, hygia panacea ve bütün Tanrı ve Tanrıçalar adına.
And içerim, onları tanık ve şahit tutarım ki, bu andımı ve verdiğim sözü gücüm kuvvetim yettiği kadar yerine getireceğim.
Bu san’atta hocamı, babam gibi tanıyacağım, rızkımı onunla paylaşacağım. Paraya ihtiyacı olursa kesemi onunla bölüşeceğim. Öğrenmek istedikleri takdirde onun çocuklarına bu san’atı bir ücret veya senet almaksızın öğreteceğim.
Reçetelerin örneklerini, ağızdan bilgileri şifahi malumatı ve başka dersleri evlatlarıma, hocamın çocuklarına ve hekim andı içenlere öğreteceğim. Bunlardan başka bir kimseye öğretmeyeceğim.
Gücüm yettiği kadar tedavimi hiç bir vakit kötülük için değil yardım için kullanacağım.
Benden ağı (zehir) isteyene onu vermeyeceğim gibi, böyle bir hareket tarzını bile tavsiye etmeyeceğim.
Bunun gibi bir gebe kadına çocuk düşürmesi için ilaç vermeyeceğim. Fakat hayatımı, san’atımı tertemiz bir şekilde kullanacağım.
Bıçağımı mesanesinde taş olan muzdariplerde bile kullanmayacağım. Bunun için yerimi ehline terk edeceğim.
Hangi eve girersem gireyim, hastaya yardım için gireceğim. Kasıtlı olan bütün kötülüklerden kaçınacağım.
İster hür ister köle olsun, erkek ve kadınların vücudunu kötüye kullanmaktan sakınacağım. Gerek san’atımın icrası sırasında, gerek san’atımın dışında insanlarla ilişkideyken etrafımda olup bitenleri, görüp işittiklerimi bir sır olarak saklayacağım ve kimseye açmayacağım.
Bu andımı tuttuğum sürece, hayatım ve san’atımın icraası bana mutluluk versin, tüm insanlar tarafından her zaman saygı göreyim, eğer yeminimden dönersem bunun zıddı bana az gelsin.